'Marmara Denizi'ni votka olarak düşün, içmişimdir'

'Marmara Denizi'ni votka olarak düşün, içmişimdir'
'Marmara Denizi'ni votka olarak düşün, içmişimdir'

FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

Fatih Akın'ın son filmi 'Soul Kitchen'ın dün vizyona girdiğini duymayan kaldı mı? Kentsel dönüşümle Alman pornosunu, Barbaros Hayrettin'le Ang Lee'yi, Taverna Sotiris'le Serdar Akar'ı, Altona'yla Bakırköy'ü bir arada anabildiğimiz bir muhabbet çıktı bizim mutfaktan...
Haber: PINAR ÖĞÜNÇ - pinarbihter@gmail.com / Arşivi

Üzerinden akan bitkinliğin müsebbibi, bir önceki İstanbul gecesiydi biraz ama daha çok, dört ay süren ‘Soul Kitchen’ tanıtım turnuvasından usancı yüzünden yorgundu. Sadece Almanya’da onlarca gala, bir de uluslararası seferler var. Her bir durakta da söyleşiler... Kimi suçlayabilir ki...
Fatih Akın ve ekibi, dün vizyona giren ‘Soul Kitchen’ (‘Aşka Ruhunu Kat’ şeklindeki Türkçe adına az sonra gireceğiz) için yapılabilecek her şeyi yaptı. Bildik basın gösterimlerinin dışında, basına kahvaltılar, akşam yemekleri, özel partiler. Öyle ki, bu söyleşinin çıktığı güne kadar köşesinde Fatih Akın’dan söz etmeyen tek köşe yazarı Murat Yetkin kalacak diye korkuyorum. Benim açımdan kötü, çünkü karşımda “Ben profesyonelim, fark etmez” dese de, kendini, yeni filmini anlatmaktan biraz yorulmuş bir adam var. Neyse ki kolay açılıyor. Bu söyleşide bizi kurtaran profesyonelliğinden çok muhabbetçiliği aslında...
Adam Bousdoukos, Moritz Bleibtreu, Birol Ünel gibi Akın’la iş tarihçeleri olan isimlerin oynadığı ‘Soul Kitchen’, fikri çok önceden aklına düşen ama ödüllerle, uluslararası şöhretlerle kendini geciktirmiş, hatta direkten dönen bir film. Direkten dönmesi, bir lokanta etrafında dönen gayet eğlencelik bir romantik komedi olmasından... Bunu sinema kariyerinde bir geri adam sayan çıkacak mı endişesi... Aksine Venedik’te ödüllenmesinin gerekçesini buna cüret etmesine bağlıyor Akın; bizzat Ang Lee’den de duymuş zaten. “Siyasi bir derinliği yok” dese de ‘Soul Kitchen’ için, mesela kentsel dönüşüm meselesinde bahis açtığımızda mutlu oluyor sanki, “Bak yine konuşacak ciddi şeyler çıktı” diyerek. Gönlündeki komedi ise Stanley Kubrick’in ‘Dr Strangelove’ı makamında. Arzusu, ultra matrakken ultra ciddi şeyler anlatabilmek.
İlham mekânı Taverna Sotiris, ilham şehri Hamburg ve değişen şehirler oldu konuşurken bizim gezi rehberimiz. 

Filmlerinizde kim oynarsa oynasın, asıl star siz gibisiniz. Diyelim bir sonraki filminizde Sean Penn oynasa yine aynı şey mi olur dersiniz?
Evet, filmlerde biraz öyle bir durum var ama Sean Penn, Johnny Depp oynasa, böyle konuşma işleriyle onlar takılır herhalde. Bazen düşünüyorum gerçekten bunu, yoruluyorum da anlatmaktan... Film Almanya’da çok iyi gidiyor, ilk kez 1 milyonu geçiyoruz. Benim şimdiye kadarki en iyi başlangıç yapan filmim. Ama çok da uğraştık, şehirden şehire, köyden köye... Televizyona pek çıkmadım; radyo ve yazılı basın... Dört aydır sürüyor.

Yazarlarda olur, yönetmenlerde de; işe başlarken hayatta sadece bir film çekecekmiş, bir roman yazacakmış gibi hissettiğinden neyi varsa yükler. Sonra bir rahatlar. Sizin başlangıcınız tam böyle olmadı, ama o ‘Önümde daha çok çekecek film var’ havasında mısınız biraz?
Aslında bu filmi yapmak, özellikle yazmak hiç o kadar kolay değildi. Baktığında en hafif filmim. Kim isterse, istediği mesajı bulur ama bizim amacımız sadece 90 dakika boyunca seyirciyi eğlendirmek oldu. Bu da o kadar kolay bir şey değil.

Kendiniz eğlenmemeniz pahasına yapar mısınız bunu?
Eğlenmek için DJ’lik yapıyorum. Yine de bu kadar zor olacağını beklemiyordum galiba. Hafif bir şeyi anlatmak, uf ne kadar zormuş...

Uluslararası film festivalleri camiasında ispatlanan bir rüşt, geçilen bir eşik mi var? ‘Soul Kitchen’ sizin ilk filminiz olsa Venedik’te ödül alır mıydı?
Yok, zaten sordum bunun nesine ödül verdiniz diye.

Gerçekten şaşırdınız mı ödül almasına?
Evet, Ang Lee’ye de sordum bunu. Tamam teknik açıdan iyi; oyuncu kadrosundan, dengesinden, kamera kullanışından, filmden memnunum aslında. ‘Duvara Karşı’da iki kişiydi sonuçta. Burada bir sürü karakter var. Sekiz kişiyi bir sahnede nasıl anlatırsın. Ama bu soruyu sordum Ang Lee’ye. Siyasi ya da jeopolitik anlamında filmde büyük bir derinlik görmüyordum çünkü. Venedik’e kabul edilmesine bile şaşırdım; biraz şaşırdım ama. Tabii bazı tanınmış isimler oluyor, Fatih Akın, o isimlerle süslüyorlar festivalleri. O yüzden biraz sürprizdi, çok değil...

Ang Lee ne cevap verdi sonuçta?
“Biz senin cesurluğunu ödüllendirdik. Çünkü sen tanınmış bir auter sinemacısın, senin bir kaybedecek reputation’ın, neydi, saygınlığın var. Ama sen yine de bunu yaptın” dedi.

Fatih Akın isminin bir marka haline gelmesi sizi korkutur mu? Sinemanızın ‘trendy’ kabul edilmesi, üzerinde tartışılmaması ama yine de ödüllendirilmesi sizin için tehlike mi?
Ben ismim marka olsun olmasın diye düşünmüyorum aslında. Etrafımda “Bu şimdi sana yakışmaz, bu yakışır” diyenler var ama ben istediğimi konuşurum, istediğimi yaparım, böyle şeyler beni ilgilendirmez. Film çalışır mı, çalışmaz mı, ona bakarım.

“Başarının kölesi olmak istemedim” demişsiniz. Büyük ödüllerin böyle bir psikolojisi mi var? Ciddiyet mi bekleniyor sizden?
Ödül verenler, sinema yazarları, evet bekliyor. Kabul etsek de, etmesek de böyle bir alışverişimiz var yazarlarla. İyi yazmışsa, fikrine katılmasam da bakıyorum, o eleştiriden bir avantaj çıkarabilirim çünkü.

‘Yaşamın Kıyısında’daki solcu karakterini fazla karikatür bulanlar olmuştu. Bu eleştirilerden bir avantaj çıkardınız mı mesela?
Aslında Türkiye’de böyle bakıldı o karaktere, yurtdışında değil. Böyle bir fark var. Hayat bir karikatür zaten ama tabii kimse kendini karikatür olarak da görmek istemez. Yurtdışında daha postmodern bir şey olarak baktılar.

‘Soul Kitchen’a Türkçe olarak ‘Aşka Ruhunu Kat’ ismini koymuşlar. Filmin ruhunu hiç yansıtmayan bu isme nasıl izin verdiniz?
Yok, ben katılmıyorum bu isme. İsmi ‘Soul Kitchen’. Bir yandan burada çalıştığım dağıtımcı Ali Akdenizler falan, ‘Yaşamın Kıyısında’ ismini de o bulmuştu zamanında. ‘Aşka Ruhunu Kat’ sloganını bulmuşlar. Evet, biraz ibne gibi geliyor kulağa açıkçası. Ama bir bildiği vardır diyorum.

Filmin 50’ler Alman sinemasındaki ‘yurt’ filmleri izinden gittiğini, bir ‘yuva’ arayışını anlattığını söylüyorsunuz. Ulusal kimliklerden bağımsız böyle bir yurt, yuva kimliği, coğrafi olarak bulunduğu ülkenin ne kadar yansımasıdır? Mesela filme ilham veren, sizin mekân, Taverna Sotiris Almanya’nın ne kadar yansımasıydı?
İlla o ülkeyi yansıtması gerekmiyor ama tabii ki Almanya’yı ifade ediyordu bir yandan. Sanki mainstream Almanya değil. Mainstream böyle takılmıyor, bizim için böyle hayat. Bize Almanya’da soruyorlar “Çizdiğiniz dünya ütopik değil mi?” diye, herkes birbiriyle anlaşıyor falan... Ama benim yaşadığım dünya bu. Tam tersine, sadece yüzde 100 beyaz Alman olsa, karışım hiç olmasa, ben orayı çok ütopik ve egzotik bulurum. Şöyle de düşünmek lazım. Film Almanya’da belki 1 milyon, belki 2 milyon gişe yapacak. Seviniyoruz, ayy yaşasın diye. Ama bu demek ki 78 milyon insan filme gitmiyor.

Beyaz Türk gibi, beyaz Alman tabiri de var mı?
Yok, beyazı ben burada öğrendim. Ama burada gerçekten ırk olarak, sarışın, mavi gözlü olarak kullandım.
Ailenizin Almanya macerasını anlattığınız ‘Geri Dönmeyi Unuttuk’ belgeselinde bu tavernayı görmüştük. 

Siz nasıl günler, nasıl geceler geçirdiniz orada? Nasıl anlar geliyor aklınıza?
Önce dans etmek geliyor aklıma. Sonra içmek tabii...

Kaç ton bira içmişsinizdir Taverna Sotiris’te?
Bira değil de, Marmara Denizi’ni votka olarak düşün, içmişimdir.

Kapandığında bir tarih bitmiş gibi üzüldünüz mü?
Yok, ne üzülmesi! Ferahladım. Başka bir yer göremiyorduk ki. Şehirde ne oluyor, nerede lokanta açılmış, orada yeni kulüp açılmış, bilmem nerede yeni bir bar açılmış hiç umurumuzda değildi.

Bu da başka bir tür muhafazakârlık...
Aynen. Martta mı ne kapattı, ah dünya varmış dedim. Bisikletlerimize biniyoruz, akşam şuraya mı takılsak, buraya mı takılsak diye düşünüyoruz. Hiç özlemiyorum. Serdar Akar’ın ilk filminde, ‘Gemide’de bir yazı vardı: Memleket gibidir gemi. Bizde bu mekânı gemiye benzetmeye çalıştık zaten.

‘Memleket gibidir lokanta’ diyorsunuz yani...
Yaşa... Ama gerçekten de gemiye benzesin istedik. Bir kaptan olsun, bir korsan gemisi havası olsun. Her memleketin korsanları vardır. Türkiye’de Barbaros kardeşler vardır. İngiltere’de de vardır. Bunların hepsi küçük küçük memleketler gibi... Hepsinin kendi kuralları var.

Alttan alta da bir kentsel dönüşüm hikâyesi var. Hamburg’daki semtiniz Altona’da nasıl yaşadınız bunu?
Bire bir... Değişti, zenginleşti Altona. Burada da oluyor, biliyorum.

Tarlabaşı’nın nasıl temizleneceğini duydunuz mu mesela?
Duydum, işte temizlemek demek illa zenginleştirmek demek değil. Orada yaşayanların bir kararı yok çünkü bunda. Bir sürü yerde de önce öğrenciler geliyor, sanatçılar geliyor; kiralayıp güzelleştiriyorlar. Barlar açılınca, oraya insanlar gelmeye başlıyor, 5-10 yıl sonra başka bir yer oluyor, kiralar yükseliyor. Orada eskiden yaşayanlar kovulmuş oluyor.

Türkiye’de sizi hep sıkıştırırlar “Türk mü hissediyorsunuz, Alman mı?” diye. Çok defa sizin “Ben Hamburgluyum” dediğiniz duydum. Şehirlerin, semtlerin nasıl değiştiğinden konuşuyoruz. Bu değişime rağmen rahatça “Ben Hamburgluyum” diyor musunuz, yoksa aidiyet bağı zayıflıyor mu?
Yüzde 100 teşhis edebiliriz değişimi. Eskiden benim mahallem alternatif mahallesiydi. İzleri hâlâ duruyor orada ama daha fazla bir neo-liberal mahallesi oldu. Yabancı gibi hissediyorum diyemem de, sıkılıyorum artık. 

Yeni bir yuva mı bulmanız gerekecek kendinize?
Benim için zor. Artık o kadar özgür değilim, ailem var, eşim var, çocuğum var, şirketim var. Bağlıyım oralara.

Memleket neresi diye soranlara “Hamburgluyum” diyerek, klasik milliyetçi jargondan kendinizi ayırsanız da Hamburg milliyetçisi olduğunuz bir dönem oldu mu?
Lokal milliyetçilik var tabii, hep vardı. Hiphop’tan gelen bir şeydir bu biraz da... Ceza’ya bakın; Cezacılar Üsküdar, Kadıköy falan derler. Bakırköy’de Sagopa Kajmerler vardır. Biraz da saçma şeyler ama bir kere öyle yetiştiysen, sosyalizasyon onun üzerineyse, oradan çıkman zor.

Filmin bir sosyal sorumluk gayesi de var; çektiğiniz Wilhelmsburg mahallesi için kampanya yapmışsınız.
Eşim yaptı onu. Wilhelmsburg nehrin öbür yanında, biraz fakir bir semt. İşsizlik yüksek, cinayeti çok, tabii ki bir sürü yabancı var. Ama oradaki insanlar bize çekerken çok yardım etti, hiçbir kötülüklerine rastlamadık. Sonra da oraya borcumuz var diye düşündük. Bir halkevi vardı, aynı zamanda yuva. Devlet de yardım etmiyor falan. İşte hem film oynadı, hem sonra konser oldu, onun gelirini, 25 bin Euro’yu oraya bağışladık. Geçen sene de kalp hastası çocuklar için bir futbol maçı yapmıştık. Seneye boks maçı mı yaparız bilmiyorum artık...

Alman pornosuna saygı duruşu
Sizin mutfakla aranız nasıl?
Çok profesyonel değil ama yaparım. Bizim ailede kız çocuk yoktu. Bir de bizim aile en genci olduğu için bütün misafirler bize gelirdi. Annem öğretmendi, aynı zamanda kolundan rahatsızdı, biz hep ona yardım ettik. Domates soy, şunu ayıkla... Bir de öyle dışarıda yemeyen ailelerdendik. 
Vardır ya öyle, aman parayı oraya harcamayalım, aman dışarısı pis... Biz öyle yetiştik. Bilirim yani...

Tamam filmde genel bir coşku var ama, o afrodizyaklı tatlıdan sonra başka bir haller oluyor. Bir de Alman pornosuna mı saygı duruşunda bulundunuz?
Olabilir, evet. Ama bak orada bir gerçek var. Öyle şeyler yaşandı o mekânda, gerçekten...

Afrodizyaklı mı organik mi?
Organik. Tuvaleti bir açıyorsun, falan filan... Böyle şeyler yaşandı, gördük, bize travma yapmasın diye de filmde gösterdik. Kimse abartmışsın diyemez, biz biliyoruz neler olduğunu...