'Masallar, bilmeceler mezarıma konsun'

'Masallar, bilmeceler mezarıma konsun'
'Masallar, bilmeceler mezarıma konsun'

Hatice Meryem çalışma ve dinlenme odasında okuma-yazma alışkanlıklarını ve kıymetli kitaplarını anlatıyor FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

Haber: bahar çuhadar / bahar.cuhadar@radikal.com.tr / Arşivi

* Çalışırken çevrenizde ne olmalı?
Kitaplarım. Çok kalem olsun isterim. Yazıcı severim. Bilgisayarda yazıyorum ama çıktı alıp elden geçirmem gerek. Karmaşa seviyorum. Çocukluğumla ilgili şeyler yakınımda olsun isterim. Ortaokulda bando grubundaydım, o sopalarım durur mesela. 

* Aldığınız notları saklar mısınız?

Her taraf notlarla doludur. Dosyalarım, minik kağıtlarım vardır. Odamda, mutfakta, her yerde panom vardır. Aklıma geleni eklerim. Motivasyon sağlayacak şeyleri çevreme koyarım. Kate Chopin’in şu fotoğrafını yakın zaman önce buldum. Çok sevdiğim Amerikalı bir yazar. Dört çocuğuyla poz vermiş. Bana müthiş güç veriyor. İki çocuk annesiyim ne de olsa... 
* Kedileriniz yakınınızda mıdır?
Evet. Çok yoğunlaştıysam iterim. Başındaysam dolaşırlar. Sessizce uyurlar. Odadaki divan, çalışma divanım. Dinlenirim, uyurum, kitap okurum. Bu oda aynı zamanda dinlenme ve konsantrasyona zorlanma odası. 

* Sabit başucu kitaplarınız neler?

İstanbul Folklorü’ diye bir kitabım var. Pertev Naili Boratav’ın derlediği tekerlemeler, bilmeceler, ninniler hep yanımdadır. Abdülhak Şinasi Hisar, Hüseyin Rahmi Gürpınar… Onlar da hep yanımdadır. Şimdi kadın yazarları okuyorum, en eskileri… Emine Semiye, Güzide Sabri Aygün, Şükufe Nihal... 1800’lerin sonu, 1900’lerin başı. Meseleleri neymiş, ne yazmışlar diye. Ama beslendiğim asıl kaynak, gerçek hayat . Pazar, manav, bakkal... Oralardan bir kelime, görüntü algımı açar. 

* Kitaplar evin dışına çıkar mı?

O biraz zor. Versem de içim gider. ‘Soba nasıl kurulur?’ diye bir kitap var. Adı yeter. Veya ‘Tavukçuluk’, ‘Koyunculuk’, ‘Süt ineği yetiştirme’... Tarım Bakanlığı Yayınları, 1961 baskısı. Bu tür kitaplara bayılırım. Edebiyat dışı kitapları aşkla okurum. 

* ‘Hayatınızın kitabı’ hangisidir?
Bilmeceler, bulmacalar, halk kültürü kitapları mezarıma konsun. Orada bile okumak isterim. Masal düşkünüyüm. Benimle mezara girsinler. Onun dışında hiçbiri gelmesin yanıma, edebiyat da gelmesin! ‘İstanbul Folklorü’nü Ece Ayhan söylemişti; “Meryem bu tam senlik, yanından eksik etme” diye. Mutlu olmak için Selim İleri ’nin ‘İstanbul Hatıralar Kolonyası’ kitabını okurum. 

* Para kazanmak için sevmediğiniz bir iş yaptınız mı hiç?
Bankada çalıştım, nefret ederek… Cehennem yeri gibiydi... Allah bankada çalışanların yardımcısı olsun. 

* Dışarıda çalışabilir misiniz?
Çalışamam. Çok şaşırıyorum lap top’la dışarıda birilerini görünce. Kalabalıklar içinde yazamam. Oda kapanacak. Mutlaka sessiz olacak. 

* Çıktıktan sonra gidip kitapçıda kitaplarınıza bakar mısınız?
Onu hiç sevmiyorum. Kitap çıktıktan sonra müthiş bir kopuş yaşıyorum. Gözüme görünmesin istiyorum. Röportajlar oluyor, kitaba çalıştığım için katlanıyorum ama bir taraftan nefret ediyorum. Çünkü yazmakla ilgisi yok. Yazmak güzel, burnumu sile sile, sıcak torbamı ayağımın altına ala ala... Çok samimi bir uğraş. Ama sonra, kitap benden çıktıktan sonra uzak dursun. 

* Nasıl hatırlanmak istersiniz? 
İyi ve hayat dolu bir yazar olarak... 

OFİS DEDİKODULARI

Özel sektör çalışanları ‘içeriden’ bildiriyor, gönüllü muhabirlik yapıyor.
Plaza öykülerinizi bekliyoruz. 


* Mezun olduktan sonra işe başladığım günler, ofiste birçok insan gibi ben de kendi fincanımı getirip mutfağa bırakmıştım. Her gün janjanlı fincanımda çayımı, kahvemi içiyorum. Birkaç gün sonra mutfakta çay alıyorum ve daha önce ofiste görmediğim birinden bir ses: “Burada herkes kendi fincanını kullanır, fincanı olmayanlarsa ortak kullanımda olanları kullanır, lütfen fincanımı artık kullanma.”Ben şaşkınım tabii: “Ama bu fincan zaten benim...”
“Kaç aydır doğum iznindeydim, geldiğimden beri de fincanımı senin kullandığını görüyorum, yaptığın şey çook ayıp…” “Sanırım karıştırıyorsunuz, bu fincan benim, üniversiteden beri de kullandığım bir fincan. İsterseniz mutfak görevlisine soralım” diyorum. Durdu mu? Hayır, durmadı daha da çirkinleşti. Ne yalancılığım kaldı, ne kendini bilmezliğim. Bense gözlerim dolmuş, öylece bakıyordum sadece, ‘ama’larla başlayan cümlelerimin bir anlamı kalmamıştı. Sonunda mutfak görevlisi gelip fincanın benim olduğunu ve hanımefendinin fincanının da bir müddet önce çok sevdiği arkadaşlarından biri tarafından kırıldığını söyledi. Ortalık buz… Bir özür var mı? Yok. Çünkü arkadaş yeni müdür olmuş, her yer onun artık ve her şeyi yapmaya hakkı var. İşin asıl komik yanı, altı ay sonra aldığımız bir şirket eğitiminde aynı kişinin ekip olmak, sinerji yaratmak için birbirimize nasıl davranmamız gerektiğini anlatıyor olmasıydı. Ona göre her sabah gülümseyerek ‘Günaydın’ dememiz, önce birbirimizi dinlememiz, birbirimize değer vermemiz gerekiyormuş... (B. M., kadın, 28, özel şirket çalışanı) 

* Geçen işe gittim. Bir imza için müdürümüzün odasına girdim. İmzadan önce şöyle bir baktı. Parfümümü beğenmediğini söyledi. Buraya kadar her şey normal, olabilir, beğenmemiştir. Ama bir daha kullanmamamı istedi. Şaka yapıyor sandım. Baktım gözünün içine. Valla ciddi! Daha neler ya, haksız mıyım? (K. D., kadın, 26, banka çalışanı)


    ETİKETLER:

    İstanbul

    ,

    SELİM İLERİ

    ,

    hayat

    ,

    kitap