Masum değiliz hiçbirimiz

Masum değiliz hiçbirimiz
Masum değiliz hiçbirimiz
Pek çok insan onun şöhretini Tracey Emin ile yaşadığı aşka bağladı, oysa ki Matt Callishaw kariyerinde olgunlaşarak ilerliyor. Sanatçıyı Arter'de devam eden sergisinde yakaladık.
Haber: Işıl Eğrİkavuk / Arşivi

Matt Callishaw ilk bakışta ‘ağır’ bir İngiliz abi gibi görünüyor. Gömleğinin bağrı açık, boynundan sarkan kolyesine gözümü kaydırmamaya çalışarak inceden muhabbete giriyoruz. Önce kelimeleri özenle seçerek yaptığı işleri anlatıyor. Ama sanat eleştirmenlerine, eleştiri yazılarının içeriksizliğine gelince başlıyor verip veriştirmeye. “Ohh be rahatladık Metyu Abi” diyorum, başlıyoruz konuşmaya.

Şimdi işleri konuşmadan önce şunu soracağım, herkes senin şöhretin konusunda hemfikir ama bir sanatçı olarak bulunduğun noktaya nasıl geldin?

Hiç de öyle sanıldığı gibi birdenbire olmadı. Sanat okulundan mezun olur olmaz baba oldum. Dolayısıyla herkes bir partiden diğerine koşarken ben çocuk büyütüyordum. Çocuğa bakmak için inşaatlarda çalıştım, kapı kapı dolaşıp havlu sattım... Daha pek çok şey. Ama bir yandan sanat yapmaya devam ettim. Yavaş yavaş ilerledi her şey, bir sergi, ardından başka bir sergi..

Seninle ilgili yazılanları okudum. İşlerindeki dini ve mitolojik hikâyeleri, ölüm ve trajedi sahnelerini çocukluğuna bağlayanlar var. Sen ne diyorsun bu tür etiketlemelere? 

Gazeteciler işlerimin arkasında mutlaka bir çocukluk travması aramayı seviyorlar. Ama bir doğruluk payı da yok değil. 70’lerin İngiltere’sinde pek çok insan kiliseye gitmeyip evde saçma sapan televizyon programları izlerken, bizim eve televizyon girmesi bile yasaktı. Her akşam oturup İncil okumak zorundaydık. İncil’de kan, intikam, cinayet dolu sahneler çoktur. Muhtemelen tüm bunlar aslında farkında olmadan beni besledi.

İşlerinin genel temasından bahsedelim mi biraz, ölüm, hastalık ya da acının seni çeken yönü nedir?

Aslında ben de ürettiğim tüm imgelere tıpkı 12 yaşındaki bir kızın odasındaki posterlere baktığı gibi bakıyorum. İçeriği hakkında düşünmeden, hayranlıkla içine doğru çekilerek. Ama benim işlerimde trajedi sahneleri, ölüm ve gerilim var... Bu imgelere bakmak beni bir reklam filmindeki güzel bir kadına bakmak kadar çekiyor. Tuhaf bir içgüdü belki ama insan bu sahnelere bakarken hayatta olduğunu hissediyor. Belki de aynı şey başına gelmediği için bir rahatlama hissediyor. İşte bu rahatlama ile karışık suç duygusunu biraz irdeliyorum işlerimde. Elbette bunu herkesin hissetmesini beklemiyorum ama bakan herkesin anlayabileceği imgeler üretiyorum.

Savaş sahneleri, ölüm ve acı görüntüleri medyada bollukla yer alıyor. Bu görüntüleri malzeme olarak kullanarak sen de biraz şeytanın avukatını oynamıyor musun?

Elbette, ama bir yandan da acı çeken insan görüntülerine karşı duyulan bu sonsuz iştahta benim de payım olduğunu düşünüyorum. Medyanın sürekli bu tür imgeleri döndürerek kullanması ve benim de seyirci olarak buna dahil olmam aslında bir yandan suçlu hissettiriyor insanı. O görüntülere bakarken tuhaf bir yere gidiyor insan, suçluluk ve empati arasında bir yere. Ben de bu imgelerle oynayarak seyirciye aslında bu görüntülerin ne kadar kurgulanmış olduklarını göstermeye çalışıyorum.

Sergideki işlerden biri de bu sergi için özel olarak ürettiğin Ödüllü Mahsul adlı animasyon video. Bu iş senin 1994’te Pulitzer ödülünü kazanan Kevin Carter’ın fotoğrafına yaptığın bir müdahaleden oluşuyor.

Evet, Carter’ın bu fotoğrafı çoğu insanın beynine kazılıdır eminim. Çok basit bir görüntü ama etkisi çok daha büyük. Afrikalı, yerde yatan bir çocuk ve hemen arkasında bekleyen bir akbaba. Aslında bu fotoğraf da bir kurgu, o akbaba sadece üç saniyeliğine oraya konup uçuyor. Ama biz kafamızda yarattığımız görüntüyü ve onun getirdiği hisleri yaşamaya devam ediyoruz. Ben, bu sergi için bu fotoğrafı animasyonlaştırdım. Aslında bir nevi bize dayatılan o gerçeklik duygusunu arttırmaya çalıştım diyebilirim.

Serginin adı olan After Image (Hayalet Görüntü) da bu fikre mi dayanıyor?

Kesinlikle. Afterimage aslında bir optik illüzyon terimi. Bakılan görüntünün, kaynağı ortadan kalktıktan sonra da bir süreliğine görünmeye devam etmesini ifade etmek için kullanılıyor. Sergide bunu en belirgin olarak görebileceğiniz iş, ‘Kurtuluş’ adlı projeksiyon. 2004’te gerçekleşen bir katliamın medyada yer alan görüntülerinin duvarda birbirinin üzerinde belirmesiyle başlıyor. Fakat duvardaki fosforlu boya sayesinde projeksiyon kaybolduktan sonra bile bir süre daha görüntüler kalıyor. Ya da biz öyle sanıyoruz, oysa ki her şey bakanın kafasında olup bitiyor.

Teknolojik nimetleri kullanmayı seviyorsun. Örneğin bir işinde Albrecht Dürer’in ‘Çimen Demetleri’ tablosunu animasyonlaştırıyor, başka birinde Bernini’nin ‘The Ecstasy of Saint Teresa’ heykelinin görüntüsünü alıp, arkasından bir scanner geçiriyorsun.

Ben sanatçı olarak Caravaggio’yu, Rubens’i seviyorum. Geçmişin bu güzel görüntülerine bakmak beni mutlu ediyor. Ama günlük hayatımızda bilgisayarları, tarayıcıları, dijital gelişmeleri görmezden gelerek yaşamak mümkün değil. Bence baktığımız her şeyi manipüle ediyor teknoloji. Ben de bunu göstermeye çalışıyorum.

Peki resimden başka seni etkileyen şeyler ne? Ne okuyorsun mesela?

Roman okumayı çok seviyorum aslında, özellikle de bilimkurgu okumayı. Bilimkurgu hak ettiği değeri hiç görememiş sanki. Şimdi Philip K. Dick okuyorum mesela, inanılmaz.

Ya sanatla ilgili yazılanlar?

Sanat teorisi okumayı bıraktım. Elbette teori okuyorum ama daha çok varoluşla ilgili şeyler... Sanat teorisine gelince, pek çok insan işlerini parayla tuttukları eleştirmenlere yazdırıyor. Bu da çok can sıkıcı. Entelektüel şeylere güvenmiyorum artık.
Mat Collishaw’un ‘Hayalet Görüntü’ başlıklı sergisi, ARTER’de 11 Ağustos 2013 tarihine kadar devam edecek.