Mekânlara sığmayan moda

Mekânlara sığmayan moda
Mekânlara sığmayan moda
İptal edilen moda haftasının ardından azimli ve özverili birkaç çalışma sektörü canlı tutuyor. Bu da bize işbirliği içinde, kreatif sektörlerin bir arada çok daha başarılı işler çıkarması konusunda bir yol haritasını sunabilir. Yerebatan Sarnıcı'nda bu hafta düzenlenen defileden hareketle yurtdışından bazı örneklere bakarak başlayabiliriz.
Haber: BARIŞ ÇAKMAKÇI - baris.cakmakci.gmail.com / Arşivi

Ekim ayında ülke gündemindeki üzücü olaylar nedeniyle iptal edilen Mercedes-Benz Fashion Week Istanbul mevzusunun küllenmesinin ardından geçen hafta bir dizi gelişme yaşandı. Moda Tasarımcıları Derneği, İHKİB ve DHL Express ortak bir çalışma yürüterek Tamer Yılmaz’ın fotoğrafladığı ve Öner Evez’in koreografisini üstlendiği bir dijital bir moda çekimi düzenlendi. Benim de bizzat Antrepo 7’de takip etme fırsatım oldu; tasarımcılarımızın 2016 İlkbahar/Yaz koleksiyonları saç ve makyaj artistlerinden modellere kadar destek veren birçok özverili insanın emeğiyle arşive geçmiş oldu, “Söz gider, yazı kalır” misali…

BİZE HER YER PODYUM
Hemen akabinde bir de sezon şovları dizisi başladı. Tuba Ergin’le başlayan süreç DB Berdan, IMA New Gen, Zeynep Tosun gibi isimlerle devam edecek. Bu gelişmeleri sevindirici bulduğumu eklemeden geçemeyeceğim. Yaklaşık son beş, altı yıldır oluşmaya başlayan bir kültür için herkesin canla başla uğraşması bir yana, moraller nasıl olursa olsun üretimin devam etmesi gerekliliğine dair farkındalık bence mutluluk verici.
Pes etmeksizin önündeki süreci değerlendiren Tuba Ergin’in Yerebatan Sarnıcı’ndaki defilesi de bu anlamda önemli. Hatta Şile bezi ve derileri kombine ederek hazırladığı koleksiyonu daha etkileyici bir mekânda izlemek daha bile avantajlıydı belki de. Neden derseniz, defilelerden çıkarken insanların konuşmalarını ve yorumlarını dinleme konusunda gizli bir zevkim var. Ergin’in defilesinden çıkarken de Yerebatan Sarnıcı’nın baskın karakterinin koleksiyonu nasıl daha da kuvvetli kıldığını söyleyen birilerini duyma fırsatım oldu.
Benzeri bir yorumu daha önce böyle mekânlarda yapılmış defileler için de geçerli saymayı çok yanlış bulmuyorum. Galatasaray Hamamı (Lug von Siga), Kız Kulesi (Özlem Süer), Maslak Sipahi Ocağı (Vanessa & Raisa), Beykoz Kundura Fabrikası (BrandWho), Bin Bir Direk Sarnıcı (Network ve Les Benjamins), TRT İstanbul Radyosu (Bahar Korçan), Pera Palas Oteli (Elif Cığızoğlu) ile çeşitli müze ve konsolosluklarda gerçekleşen defilelerin koleksiyonları daha da gösterişli bir atmosfere taşıdığı bir gerçek. Bunlar ilk çırpıda aklıma gelenler elbette…
Bunu kimse yanlış anlamasın; bu bir “Defileni başka yerde yap!” çağrısı değil. Moda takviminin içinde ama başka bir yerde, off-site tabir edilen dış mekânda gerçekleşen defilelerin yanı sıra, defile yapılan podyumu ve/veya mekânı tasarlamak da bir seçenek elbette. Bence en kreatif seçenek hatta…

GELECEĞİN İŞ KOLLARINDAN BİRİ
Modanın dört büyük şehrinde de tıpkı bizim gibi zengin kültürel mirasın birer yansıması olan mekânlarda ve saraylarda gerçekleşen defileler de söz konusu. Fakat büyük modaevleri defile ve podyum tasarımları için çeşitli set tasarımcıları, prodüktörler ve mimarlık ofisleriyle birlikte yapmayı daha çok tercih ediyor. Hazırlanan koleksiyonun çerçevesini çizme konusunda mekânı tanımlamak da önemli iş kalemlerinden biri.

Mesela bu işin artık lokomotifi sayılan Chanel’in işçiliğini konuşturduğu Métier d'Arts 2011 Pre-Fall koleksiyonu için 2010 yılında Çırağan Sarayı’ndaydık. Koleksiyona ilhamını veren Bizans sanatı için Boğaz kıyısından daha iyi bir alternatif olabilir mi? Lagerfeld de öyle düşünmüş olsa gerek, oldukça etkili bir set kurulmuştu sarayın bahçesine… Tıpkı Couture ve sezon defilelerinde yaptığı gibi Chanel’in bu konudaki titizliği her sezon gözlerimizi kamaştırıyor.

Tasarımcının hazırladığı sezon koleksiyonunu daha da anlamlı kılmak üzere hazırlanan bu mekânlar son yıllarda daha da sofistike bir hal almaya başladı ve moda dünyasının mozaik parçalarından biri haline geldi. Özellikle de her detayı karış karış çekilerek sosyal medyada paylaşılan, live stream’lerle milyonlar tarafından izlenen bir dünyadan bahsediyoruz.


Koleksiyonları daha da öne çıkaran podyum tasarımları konusunda tıpkı Chanel gibi Louis Vuitton’un da özellikle Marc Jacobs yıllarında büyüleyici şovları vardı. Atlıkarınca’dan havuz başına, otel odalarından tren garına, asansörlerden yürüyen merdivenlere kadar hiçbir prodüksiyondan kaçınmamışlardı ve bu görüntüler halen belleklerde.


 
Lakin şov ve mekânın tasarlanması konusunda Prada’nın yerini da ayrı tutmak gerekiyor. Sinema, müzik ve mimari gibi diğer kreatif endüstrilerden önemli kişilerle disiplinlerarası çalışmalara imza atan Miuccia Prada her iki markası için de mimarlarla çalışmalarını sürdürüyor. Bu konuda da uzun yıllardır Hollandalı mimar Rem Koolhaas ve ajansıyla çalıştığını hatırlamakta fayda var.

 
Sadece koleksiyonu ve tasarımcının vizyonunu değil, defileyi izleyenlerin ve sosyal medyada paylaşma arzusu duyanların da üzerinde bırakacağı etkiyi hesaba kattığını vurgulayan Koolhaas’ın Prada ve Miu Miu için hazırladığı mekânlar bir mimari süreçten çok bir deneyim tasarımını da içeriyor.


İŞİN SIRRI BÜTÇEDE
Büyük bir modaevi değilseniz bu süreç elbette çok ciddi bütçelere mal oluyor. Gelir gider dengelerine bakarsanız, sponsorsuz bu işi yapmanız mümkün değil; özellikle de Türkiye koşullarında. Chanel gibi sırf yapımı atı ay süren muazzam boyutta dekoratif objeler kullanmak; Louis Vuitton ve Dior gibi mekânı sıfırdan yaratmak; Hüseyin Çağlayan, Alexander McQueen ya da son sezonda Givenchy-Marina Abramovic işbirliğindeki gibi sanatsal ögelerle desteklemek; Rick Owens ya da Dsquared2 gibi fonda oynayan devasal ekranlar kurmak kimine ütopik kimine müsrifçe geliyor olabilir. Aranızdan bazıları “Biz de biliyoruz bunları” bile diyebilir.



İşin sırrı elbette bütçe, ama birçok markanın pazarlama faaliyeti kapsamında renkli ve yaratıcı projeye açık olduğunu da -bizzat yaptığım görüşmelerden- biliyorum. Önemli olan nasıl sunduğunuz. Bir mimarın, sanatçının, müzisyenin bir moda tasarımcısına verebileceği desteğin boyutu sınırsız. Tasarımcılarımız sezon koleksiyonlarını yapmaya ve moda haftasında sunmaya devam ettiği müddetçe bu işbirliklerinin de gelişim göstereceğini ve markaların da destek sağlamak isteyeceğini düşünüyorum.


Alışılmış kalıpları es geçip, önce zihinleri sonra şehrin bize sunduğu imkânları biraz zorlamak da tasarımcının asli görevlerinden biri olmalı. Belki böylece yakın gelecekte unutulmaz Galliano defilelerine imza atan Bureau Betak ya da Koolhaas’ın OMA’sı gibi sadece bu işe odaklanan markaların ve istihdam alanlarının oluşmasına da olanak sağlar. Yanılıyor muyum?