Mel ve askerleri

Bizlere daha önce Braveheart / Cesur Yürek'i sunan savaşçı ruhlu Randall Wallace - Mel Gibson ikilisinin...
Haber: YEŞİM TABAK / Arşivi

Bizlere daha önce Braveheart / Cesur Yürek'i sunan savaşçı ruhlu Randall Wallace - Mel Gibson ikilisinin, bir tür olarak savaştan yana esen rüzgârı değerlendirmemesi beklenemezdi. Evrenin her yerinden çok Türkiye'de sevilen Cesur Yürek'ten farklı olarak, bu kez Gibson sadece başrolle yetinerek yönetmen koltuğunu Wallace'a bırakmış. Wallace da yazarlıktan feragat etmiş. Arkalarına aldıkları rüzgârın, aşağı yukarı üç ana itekleyicisi var. Biri, giderek bir 'savaş filmi yazısı' klişesine dönüşmek olduğu üzere, Er Ryan'ı Kurtarmak'tan miras kalan yoğun grafik şiddet sunumu, uzun uzadıya çekilmiş çarpışma sahneleri. Ancak Kara Şahin Düştü'de olduğu gibi, filmin tamamı bundan ibaret değil. Aksine, işin içine askerlerin ailelerini de katan Bir Zamanlar Askerdik'de duygusallık epey ön planda. Böylece iki etti. Bunlarla ilintili olmak üzere en baskın olanı ise, filmin söylemi elbette. Daha doğrusu bir türlü ağzını açıp söylemek istediğini açık açık söyleyemeyişi; biz seyircilerin akıllandığı varsayımıyla giriştiği ayağını denk alma çabası. Bu kısmı Er Ryan'ı Kurtarmak'la ilgili değil. Hem eski hem de bir anlamda yeni sayılabilecek bir eğilimin sonucu. Hiçbiri aynı kefeden çıkma değil ama, Pearl Harbor ve Kara Şahin Düştü'yü de, aynı yöne eğilenler arasına katabiliriz. İstikamet, filmin karşısına çıkabilecek verileri, bakış açılarını, hiç kimsenin dile getirmesine aman vermeden bizzat belirtmeye çıkıyor. Mesela karşı tarafa (bu kez Vietnamlılar) göstermelik biçimde saygı duruşunda bulunuluyor. Yahut tarafların kaçar insan kaybettiği, itiraf sayılamayacak biçimde, daha çok yüzsüzce sayısal olarak sunuluyor.
"Baba savaş nedir?"
Bir Zamanlar Askerdik, anlatmaya çalıştıklarına karşı söylenebilecek her çelişkili unsuru önceden dillendirme konusunda o kadar çaba harcıyor ki, seyircinin aklından geçirmeye fırsat bulamadıklarını bile söyleyiveriyor. Kocası Vietnam'a giden kadınların ev toplantısında, lojmandaki çamaşır makinelerinin sadece beyazların kullanımına açık olduğu gibi detay bir bilgiyle karşılaşıyoruz örneğin.
İçlerindeki tek siyah eş, buna aldırmadığına ve kocasının her şeye rağmen duyduğu gurura dair tuhaf bir konuşma yaptığında da, film, bir pürüzü daha yok etmiş edasıyla yoluna devam ediyor. "Baba savaş nedir?" repliğiyle başlayan ve gülünesi bir yanıtla devam eden sahne de dahil olmak üzere, filmden cımbıza ihtiyaç duymaksızın çıkarılabilecek, benzer gereksizlikte nice an mevcut. Açıkçası sayıp dökmenin de pek övünülecek bir zekâ gerektirmediği tüm bu unsurların (daha neler var!) kendi içlerinde barındırığı rahatsız edicilik, Bir Zamanlar Askerdik'i bayat mesajlarından soyutlayıp sadece sinema açısından yaklaşmaya çalışsak da, filmi zafiyet noktasına getiriyor.
Savaşı, askerlerin birbiri için mücadele etmiş olmasıyla anlamlandırmaya çalışmak, başlı başına zayıf bir eksen. Çünkü aynı şekilde, insanların hiç uğruna telef olduğu fikrini de destekleyebilir ki, film bu sorgulamaya katiyen girişmiyor. Kötü diyaloglar ve en ufak bir incelik barındırmayan mizansenlerle, savunma mekanizmasını işletiyor. Eh bu da, tuvalet kabininden çıkarken "ben girdiğimde de pisti" demekten pek farklı değil. Halbuki hiç ağzını açmasa, belki en Amerikan bakış açısıyla sağlam bir savaş filmi olma fırsatına dokunabilirdi. Ne var ki kabukları soyunca da, geriye o fırsatın kıl payıyla kaçtığı hissini verecek bir ustalık ya da elle tutulur başka bir malzeme kalmıyor. Hal böyleyken, yansız bir savaş filmi çekmenin Atlantis'i bulmaktan bile zor, hatta imkânsız
olduğunu en başta kabul etmiş olmak da kâr etmiyor.