Melekler siyah olmaz!

Altın Portakal 39 yaşında. Radikal'de okudum, bu yıl düzenlenen şenlikte iki de 'yasaklı' film gösterilecekmiş. Ali Özgentürk'ün Su da Yanar'ı ile Tayfun Pirselimoğlu'nun Hiçbiryerde'si.
Haber: Ülkü TAMER / Arşivi

Altın Portakal 39 yaşında. Radikal'de okudum, bu yıl düzenlenen şenlikte iki de 'yasaklı' film gösterilecekmiş. Ali Özgentürk'ün Su da Yanar'ı ile Tayfun Pirselimoğlu'nun Hiçbiryerde'si.
Ali'nin filmi 1957'de gösterime girdikten sonra yasaklanmış, kopyaları toplatılmıştı. Negatifi bile yoklara karışmıştı. Tek kopya Kültür Bakanlığı'nda bulunuyormuş şimdi.
Hiçbiryerde ise Kültür Bakanlığı Sinema, Video ve Müzik Eserleri Denetleme Alt Kurulu'na takılmış. Bu kurulun yasaklama yetkisi yokmuş aslında. İşletme belgesi, Denetleme Üst Kurulu'ndan alınabilmiş.
Yasaklı kelime: Sosyalizm
Sansür konusunda Karadeniz fıkralarını aratmayacak olaylar biliyordum. Benim sansürle yüz yüze gelmem 1981'de olmuştu. Milliyet Yayınları adına getirttiğim Amarcord'u Ankara'ya yürek çarpıntılarıyla yollamıştık. Film denetlenirken Deniz Türkali'nin İtalyancadan 'usturuplu' çevirisi ve kurul üyelerinin "Allah Allah, iki günde batacak bu saçma sapan filmi kim getirmiş?" şaşkınlıkları arasında Amarcord izin belgesi aldı. Ama gösterim sırasında, "Filmde Enternasyonal çalınıyor," ihbarları polisin denetimine yol açtı. Ama çok geç olmuştu artık. Yetkililer belki de inanılmaz seyirci kalabalığını (ve onların tepkisini), bir de Milliyet gazetesini karşılarına almak istemedikleri için ses çıkarmadılar.
İkinci filmimiz Kan Davası'nın gösterimine konuşmalardan 'sosyalizm' sözcüğünün çıkarılması koşuluyla izin verildi.
Üçüncü filmimiz Mephisto ise komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle toptan reddedildi (Aynı film birkaç yıl sonra devletin TRT'sinde gösterilecekti. Yine komünizm propagandası yapıldığı gerekçesiyle gösterimine izin verilmeyen L'Aveu / Kör filminin TRT'de anti-komünist film olarak oynatılması gibi).
Asıl olay Yeşilçam
Ama Yeşilçam'ın yaşadıkları düşünülürse, bunların sözü bile edilmeye değmez. Radikal'deki haberi okuyunca, iki yıl önce yayımlanmış Türk Sinemasında Sansür (Kitle Yayıncılık) kitabına gitti elim. Sinemacılarımızın sansürle serüvenlerini bir daha hatırlamak için.
Yurdumuzda sansürün uygulandığı ilk film, Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın yapıtından Ahmet Fehim'in 1919'da uyarladığı Mürebbiye imiş. Turhan Gürkan, Fransız kadınlarını kötü gösterdiği gerekçesiyle filmi işgal kuvvetlerinin yasakladığını yazıyor. Yine aynı güçler, üç yıl sonra da Nur Baba'yı yasaklamış.
Hadi o zamanlar yabancı güçler egemendi diyelim. Egemenlik kayıtsız şartsız milletimize geçince durum düzeldi mi?
Yılmaz Güney, Umut filminin yasaklanmasını anlatıyor: "Senaryom sansür kurulundan geçtiği halde, film Diyanet İşleri'nden üç hocaya gösterilmiş. Sansür kurulu da hocaların kararına uyarak, ülke çıkarlarına zararlı olduğu kanısına kapılıp Anayasa'ya aykırı bir kararla Umut'u yeniden yasaklayarak peşin yargılı, tutucu ve etki altında olduğunu göstermiştir."
Yılmaz sansürle belki de başı en çok derde giren sanatçıydı (Vedat Türkali gibi). Kavgasız gürültüsüz gösterim izni alan bir filmi var mıydı, bilemiyorum.
Yine Karadeniz fıkralarını aratmayan örnekler:
Hasan Kazankaya'nın Yağmur Duası filminin adı değiştiriliyor. Gerekçe: "Türkiye'de biz suyu yağmurdan almıyoruz. Bizim suyumuz var, yağmur duasına ihtiyaç yok, bu isimle film gösteremezsin."
İlhan Engin'in yönettiği İstanbul Dehşet İçinde filminde bir arabanın sol lastiği patlıyor. Denetçiler bu sahnenin değiştirilmesi koşuluyla izin belgesi veriyorlar. İlhan Engin, "Sol lastiğin patlaması herhalde ideolojik bir tehlike oluşturmuş," diyor.
Kitapta yer almayan bir örnek de ben vereyim. Metin Erksan'ın Siyah Melek filminin senaryosu, adının değiştirilmesi isteğiyle, sansürden dönmüştü. Gerekçe: Melekler siyah olmaz!
Nijat Özön'ün Yeni Sinema dergisinde, Agah Özgüç'ün de Türk Sinemasında Sansür Dosyası kitabında çok daha eğlenceli örnekler verdiğini hatırlıyorum.
Keşanlı Ali'nin mücadelesi
Ya televizyon sansürü? Herkesin bildiği Yorgun Savaşçı serüvenini burada tekrarlamaya gerek yok. TRT'nin bu açıdan en hoşgörülü olduğu Cem Duna döneminde Repertuar Kurulu üyeliği yapmıştım. Keşanlı Ali Destanı'na bile ne çetin mücadelelerden sonra çekim ve gösterim izni verildiğine tanık oldum. Film gösterildiğinin ertesi günü, denetimin başında olan yetkiliye, "Hayret!" demiştim, "Keşanlı dün gece gösterildi... Ama ne
ayaklanma oldu, ne de Türkiye elden gitti!"
Yine aynı dönemde, denetimden geçtiği halde milletvekillerinin, bakanların 'tehdit'leriyle yasaklanmaya kalkışılan Birdy filminin Nuri Çolakoğlu'nun direnmesi sayesinde gösterilebildiğini de biliyorum.
Televizyonda sansür örneklerini en çarpıcı biçimde anlatabilecek kişi belki de Sedat Örsel'dir. Tanıklık ettiği olayları günün birinde o olağanüstü diliyle kaleme alırsa ilk okuru ben olurum.
Çetin Öner de TRT denetiminden nasibini almış sanatçılardan biri. Bakın, ne diyor: "Eğitim Kültür Şubesi'ne önerdiğim Atatürk Diyor ki adlı bir program 'metni uygun bulunmadığından', yani M. Kemal'in sözleri sakıncalı bulunduğundan, TRT denetimince ve yöneticilerince yasaklandı. Yasak kararının altında TRT Genel Müdürü General'in de imzası vardı. Oysa ben metnin tümünü Nutuk'tan almıştım."
Böylesine sakıncalı çalışmalar sonunda, Çetin'in İmar İskan Bakanlığı Afet İşleri Genel Müdürlüğü'ne uzman olarak atandığını da ekleyelim.
Paslı makas
Radikal'deki haber, geçmişte kaldığını (acaba?) düşündüğüm bu bölük pörçük anıları getirdi bana.
Şimdi bize 'eğlenceli' gelebilecek sansür serüvenlerinin oluşturduğu en büyük zarar, sanatçılarda bir 'otosansür' yaratmasıydı. Kalemi eline alan yazar ya da kamera arkasına geçen yönetmen, "Acaba sansür buna takılır mı?" baskısının altında, kendi beynindeki makası kuruldan önce işletmeye başlıyordu.
O makasın paslanması için kim bilir daha kaç kuşağın geçmesi gerekecek...