Mesih yeniden aramızda!

Mesih yeniden aramızda!
Mesih yeniden aramızda!
'Man of Steel'de 'Superman', dünyayı kendi gezegeni Kripton'a dönüştürmek isteyen kötü niyetli 'hemşerilerine' karşı mücadele veriyor. Zack Snyder'ın yönettiği film görselliğiyle ön plana çıkıyor.
Haber: UĞUR VARDAN - ugur.vardan@radikal.com.tr / Arşivi

Galiba mesele yeni dönem yönetmenlerinin Freudyen okumalara olan ‘aşırı’ merakından kaynaklanıyor. Oysa el attıkları bütün tiplemeler sorgusuz sualsiz karşımıza gelen, dönemine göre saf, içleri dışları bir, sorunsuz, tek dertleri dünyayı kötülüklerden, her türlü beladan korumak olan kahramanlardı. Evet, sıradan insandan daha farklı özelliklere sahiptiler ama nihayetinde öyle üzerlerinden derin okumalara gidilecek türden değildiler, kısaca özetlemek gerekirse basittiler…
Amma velakin 2000’ler civarında, onları çocukken okuyup sevmiş ve erken dönem filmlerini izlemiş meslek erbabının (yönetmen, senarist ya da yapımcı, fark etmez), fırsat bulduğunda giriştikleri ‘Dönüyor’ ibareli (bu ibare bazen filmlerin orijinal isimlerinde, bazen de öykülerde kıyıya vurdu) hamleleri aksiyonun yanı sıra ağır ve derin dokunuşları da beraberinde getirdi. Sam Raimi’nin ‘Spider Man’i, Christopher Nolan’ın ‘Batman’i restore çabası, işte böylesi bakış açılarının görsel tezahürüydü. Belki bu akım içinde tek bir farklı çaba vardı; o da 2006’da Bryan Singer imzalı ‘Superman Returns’. ‘Olağan Şüpheliler’le sinemaya muhteşem bir giriş yapan ama sonrasında aynı etkide yapımlarla karşımıza çıkamayan Singer, ‘Kriptonlu’ çocuğu ‘Post-modern zamanlar’ sinemaseveriyle buluştururken kendi filmini psikolojik okumalardan ziyade, Richard Donner’ın 1978 tarihli ‘Superman: The Movie’sine göndermelerle donatmıştı. Singer bu gönderme işini o denli ileri götürmüştü ki, orijinal filmdeki ‘Superman’ın Kriptonlu babası Jor-El’in yani Marlon Brando’nun görüntüleri aynen kullanılmıştı. Giriş jeneriğinin de benzer şekilde tıpkı 1978’deki muhteşem (ki uzunluğuyla da sinema tarihine geçmişti) kristalize karakterlerle önümüze gelmesi bir başka ayrıntı ve hoşluktu.
Hal böyle olunca sanırım ‘Super-man’in 2006’daki ‘dönüşü’ sayılmamış, “Sen yeniden başlama çizgisine geç” denmiş ve bugünden itibaren izleyeceğimiz ‘Man of Steel’ çekilmiş. İlginçtir, bu hamleyi de yapımcı ve senarist olarak (David S. Goyer’le birlikte) Christopher Nolan üstlenmiş. Malum İngiliz sinemacı, ‘Batman’i üç filmlik (‘Batman Begins’, ‘The Dark Knight’ ve ‘The Dark Knight Rises’) seriyle tekrar ayağa kaldırmıştı. Kamera arkasına ise ‘300 Spartalı’ ve ‘Watchmen’le tanınan Zack Snyder geçmiş.
‘Man of Steel’, 1932’de yaratılan ama gerçek ilgiye 1938’de mazhar olan, Jerry Siegel-Joe Schuster ikilisinin karakterini, yine en başa giderek anlatmış. Kripton gezegeni sona doğru yaklaşırken sistemin ‘akil’lerinden Jor-El, eşi Lara Lor-Van’la normal yollardan gizlice doğurdukları oğlu Kal-El’i, biraz da ‘Git kendini kurtar’ mantığıyla evrenin ucundaki bir gezegene, Dünya ’ya yollama kararı alıyor. Asi General Zod, bu hamleye engel olmaya çalışsa da henüz kundakta olan minik bebek, bu olağanüstü yolculuğa çıkmayı başarıyor. Peşi sıra Kripton yok oluyor, Kal-El dünyada çocukluğundan beri farkında olduğu ama babası bildiği Jonathan Kent’in “Kendine hâkim ol’ telkinleriyle bir türlü tam manasıyla kullanamadığı ‘süper’ güçleriyle büyüyor. 33 yaşına geldiğinde de ‘Görev emri’ ister istemez kapısını çalıyor, çünkü General Zod yok edilişten kurtulmuş ve kendisinin peşine düşmüştür. Hedefi de Dünya’yı Kripton’a dönüştürecek yeni bir hayat alanı oluşturmaktır. Bir anlamda Kal-el’in de kendisine yardımcı olmasını istiyor. Ne var ki artık Clark Kent adını taşıyan bu genç, tercihini ‘Doğduğu değil doyduğu yer’den kullanacaktır. 

Musa’dan İsa’ya!… 

Kripton’dan ayrılışı Hz. Musa’nın firavundan kaçırılıp Nil Nehri’ne bırakılmasını andıran ama dünyadaki hikâyesi de adeta ‘Amerikalı İsa’ya (ki bu filmde de Kent’in bir petrol platformundan insanları kurtardıktan sonra suda ellerini açarak sakallı haliyle bir tür ‘Çarmıha gerilmiş İsa’ imajı yansıttığını fark etmek mümkün) dönüştürülen Superman’i Nolan, Goyer’le birlikte yine yer yer felsefi ve varoluşçu öğelerle beslemiş ama aksiyonu da ihmal etmemiş. Bilhassa ‘özel efektler’ gayet başarılı. Keza Snyder’ın karanlık atmosferli stilize üslubu görüntü yönetmeni Amir Mokri’nin enfes kadrajlarıyla daha bir etkileyici olmuş. Karakterlere ve oyunculuklara gelince; Jor-El karakterini film boyunca daha fazla kullanarak Marlon Brando’nun mirasını taşıyan Russell Crowe’un öykünün sadece başında görünen bir tipleme olmanın ötesine taşımışlar. Superman’de genç İngiliz oyuncu Henry Cavill, bazen fazla soğuk dursa da iyi bir iş çıkarıyor. Ama nedense Cavill de, bir önceki adımın Superman’i Brandon Routh da benim için ilk göz ağrısı niteliğindeki Christopher Reeve’nin çizdiği tiplemenin tadını vermiyor. Bu filmin Lois Lane’i olan Amy Adams son derece iyi bir oyuncu, nitekim buradaki performansı da başarılı ama Cavill’le eşleşmesi, abla-kardeş gibi duruyor. Garip ama ‘Superman Returns’in ‘Lois Lane’i Kate Bosworth da, öyküde bir çocuk annesi orta yaşlı bir işkadını için fazla genç duruyordu. Sözün özü Bosworth de, Adams da bana kalırsa orijinal filmdeki Margot Kidder’ın yerini dolduramıyorlar. Gelelim hikâyenin ‘kötü’sü General Zod’daki Michael Shannon’a. Bağımsız karakterli Amerikan filmlerinin bu büyük aktörü, filmin en iyi tiplemesine hayat veriyor. Malum çok uzunca bir süredir bu tür yapımlarda ana karakterleri genç ve gelecek vaat eden oyuncular, kötüleri de tecrübeli büyük ustalar canlandırır. ‘Man of Steel’de de Shannon bu geleneği sürdürüyor. Ayrıca geçen haftanın pahalı aksiyonu ‘Bilinmeze Doğru: Star Trek’in kötüsü Khan’ı canlandıran Benedict Cumberbatch’le birlikte, ‘Bu sezonun en kötüsü’ yarışının öncelikli adaylarından olacak gibi.
Filmin bence en iyi yanı Clark Kent’i, Lois Lane’in gazetesi Daily Planet’te çalışırken henüz görmemiş olmamız (sanırım Superman yeniden bir seriye dönüştürülecek ve bu duruma sonraki hamlelerde tanıklık edeceğiz). Bu duruma şunun için dikkat çekmek istiyorum, ‘Superman Returns’de de yazmıştım, çağdaşları gibi ‘Superman’in de Zorro’vari bir durumu var ama galiba bu meselede en naif eşleşme Clark Kent-Superman’de kıyıya vuruyor. Çünkü meseleyi sadece bir gözlükle hallediyorsunuz. Sahi, etraftakiler gözlüğün üstesinden gelemediği bu basit benzerliği niye çözemezler ve çizgi romanın yapımcıları bizi niye bu denli saf görürler, çocukluğumdan beri bir türlü çözemedim!.. 

Orijinali hâlâ daha çekici 

Zamanımızın çizgi roman uyarlamaları üzerine kaleme aldığım her eleştiride de belirtiğim gibi artık sosyoloji, felsefe, derinlik bu tür yapımlar üzerinden gerçekleştiriliyor. Bu sanki ideolojilere olan inancın zayıflamasından kaynaklanıyor. Böylesi bir tavır da, zamanında basit kaygılarla yaratılmış bu tiplemelere gereğinden fazla önem vehmetmemize ve onları daha ağır psikolojik sorunlarla (zaten dünyayı ama öncelikle Amerika’yı kurtarmak gibi ağır yükleri var) baş başa bırakmamıza neden oluyor. İşin doğrusu geçmişteki saf duruşlarını da bozuyor. ‘Man of Steel’ özeline gelince, buradaki ‘psikolojik’ dokunuşlar bence yeterli olmamış, Freudyen bir bakış açısıyla ‘İki dünyalı ve iki babalı olmak’ üzerinden fırtınalı bir karakter tipoloji yaratılabilirmiş sanki. Neyse sözün özü ben hâlâ Richard Donner’ın 1978 tarihli ‘Superman: The Movie’sinden yanayım. Lois Lane’i Metropolis üzerinde tura çıkar(a)mamış bir Superman’i (evet bu kez işi gücü çok, farkındayım ama) ne yapayım?
Not: ‘Gezi Parkı Direnişi’, hayatta ‘Süper insanlar’a ihtiyacın olmadığını, hep birlikte yeni bir geleceğe uzanmanın olasılığını gerçek bir hayat pratiğiyle gösterdi. Bize ‘Süperler’ ancak acımasız polis şiddetine dur deme aşamasında lazım olur. Kırmızılı kadınları, engelli eylemcileri, yaşlıları, gençleri, çoluk çocuğu biber gazına ve tazyikli suya boğup her daim ‘Marjinaller, provokatörler’ bahanesini üretenlerin vicdansızlıklarına ‘Süperler’, ‘Yeeeeeter Demirören!’ diyebilir.

Man of Steel

Yönetmen: Zack Snyder
Oyuncular: Henry Cavill, Amy Adams, Michael Shannon, Diane Lane, Russell Crowe
Yapım: 2013, ABD
Süre: 143 dk.