Meydanlar Antrepo'da kuruldu

Meydanlar Antrepo'da kuruldu
Meydanlar Antrepo'da kuruldu

Martin Cardiano ve Tomas Espina nın kurduğu bu evde her şey paramparça !

Antrepo'daki sergi iki meydan ve ona açılan sokaklar şeklinde düzenlenmiş. Latin Amerikalı sanatçıların işleri sergiye damgasını vuracak. 13. İstanbul Bienali, 14 Eylül'de açılıyor.
Haber: CEM ERCİYES - cem.erciyes@radikal.com.tr / Arşivi

Antrepo’nun kapısından girince sizi bir sürpriz karşılıyor: Kırmızı eski tuğlalarla örülmüş, uzun bir duvar. Tam orta yerine yerleştirilmiş bir roman, Kafka’nın Şatosu sayesinde dalgalanan bu koca duvar, ‘kamusal alan’ı mesele edinmiş bir bienalin girişine hakikaten yakışıyor.
Pazar günü direktörü Bige Örer’le birlikte gezdiğim iki ana mekânda, Antrepo ve Rum Okulu’nda daha kurulmamış çok olsa da 13. İstanbul Bienali’nin genel atmosferini görme imkânı buldum. Uzak coğrafyalara açık, şaşırtıcı değil ama merak uyandırıcı işlerin çok sayıda olduğu, hem şiirsel hem de eleştirel bir sergi izleyeceğiz. Güncel sanatta şiirsellik, daha çok anlamına sirayet edemediğimiz ama gözümüze hitap eden işler için kullanılan bir kavram. Bu kez kelimenin gerçek anlamıyla şiirsel, yani bizzat şiirlerle ilgili işler var bienalde. Tabii ismini bir Lale Müldür şiirinden alan sergi için kaçınılmaz bir durum bu. Mesela Pakistan kökenli Shahzia Sikander’in işi; mutlaka görmelisiniz demekle yetineyim…
Kamusal alana çıkmaktan ‘vaz geçerek’, alışıldık sergi mekânlarına çekilen bu yılki bienalin kendi kamusal alanını Antrepo’da kurduğunu söyleyebiliriz. Çünkü buradaki serginin iki meydanı ve onlara bağlanan sokakları var. İlk meydan kentsel dönüşüm fikrine diğeri ise kamusal alanlarda anıt formuna odaklanıyor. Tabii metaforik olarak. Meydan ve sokakları arayarak vakit kaybetmeyin ve kendinizi sergiye bırakın derim. Böylece Halil Altındere’nin Sulukule’de çektiği ‘rap’ videosunun da, Fernando Gomez’in çiviler, teller ve inşaat malzemesiyle yaptığı tuhaf enstalasyonunun da, İpek Duben odasının da tadını çıkartabilirsiniz. Sanırım bienalin Gezi Parkı’yla en ilgili işi Cristoph Schaffer’in resimleri. Sanatçı Yeryüzü Sofraları’nın da Gezi eylemlerinin de Yedikule Bostanları’nın da yer aldığı İstanbul’a adanmış bir dizi resimle yer alıyor Antrepo No:3’te.
Kamusal alan fikrini ve kentsel sorunları kavramsal çerçevesine alan bienalde tabii ki bu konuyla ilgili çok sayıda iş var. Dünyanın farklı coğrafyalarından ve farklı zamanlardan çıkıp gelmiş işler bunlar. Mesela Perulu bir sanatçının mezarlıklar ve tuhaf kent mimarisi hakkındaki fotoğrafları her haliyle günümüze ait. Ama Nil Yalter’in iki sanatçısından biri olduğu iş, 70’lerde Paris bölgelerindeki değişimi biraz da kişisel bir bakış açısıyla ele alıyor.
Rum Okulu bir kez daha bienalin gözde mekânı olacak. Okulun büyük salonuna İnci Eviner’in kurduğu yapı ve içinde gerçekleşecek performanslar ilgiye değer. Gezi’nin bir başka kahramanı olan Duran Adam’ı da burada bir yerlerde görebileceğiz sanırım. Rosela Biscoti’nin bir İtalyan hapishanesinin dehşetini çok basit ama etkileyici biçimde veren işi, Peter Robinson’un neşeli bir geometrik kaos diye anlatabileceğim İstanbul’u çağrıştıran enstalasyonu, küçük bir Lale Müldür videosu ve Thomas&Martin’in her şeyin paramparça olduğu bir evi yeniden kurdukları oda görülmeye değer. Rum Okulu özellikle çatı katında kurulacak forum alanıyla epey hareketlenecek.
13. İstanbul Bienali’nden ilk izlenimlerim bu kadar. Evet, kamusal alana açılan bir bienali tercih ederdik, hele küratörü Fulya Erdemci ise. Nitekim sergide yer alan gerçekleşmemiş işlerin maketlerine filan bakınca, mesela nefes alıp veren AKM gibi müthiş projeleri kaçırdığımızı görüp bir kere daha hayıflanıyoruz. Ama her sergi kendi içinde ayrı bir bütündür. Türkiyeli sanatçılar hariç çoğu daha önce hiç duymadığımız, mesela Latin Amerika ’dan pek çok ismi bir araya getiren bu yılki bienalin de kendine has bir sesi ve söylemi var. İstiklal Caddesi’ndeki Arter, Salt ve Unkapanı’ndaki 5533’e de bakıp (nedense o hep biraz uzakta diye ihmal edilir) bu söyleme kulak vermek gerek.

Bu sergi için izin isteyemezdik