Mezar taşında hayati itiraflar

Mezar taşında hayati itiraflar
Mezar taşında hayati itiraflar

Unan çalışmaları için ?Bilgisayar ekranını duvarıma asmam diyenler çıkabilir, doğaldır? diyor.

Timuçin Unan bir grafik tasarımcı. Hayatı bilgisayara bakarak, oradaki malzemeyi dönüştürüp yeniden oluşturarak geçiyor. Ekranda o saniye tüketilen imajları sonsuza kadar yaşatmak için Marmara mermerine aktardığı işlerden oluşan sergisiyse çarpıcı...
Haber: FEM GÜÇLÜTÜRK / Arşivi

Timuçin Unan, 1965 Almanya-Düsseldorf doğumlu bir grafik tasarımcı, Köln Neuen Kirchen Üniversitesi’nde Görsel İletişim bölümünü bitirmiş. 1991 yılında Türkiye’de, önce Paul Mc Millen ile beş yıl çalışmış. 2.5 yıl çalıştığı AD-office’in ardından kurduğu TUT Reklam Ajansı’nın 11 senedir hem sahibi hem de grafik tasarımcısı. İlk kişisel sergisi ve hatta katmanlı otoportresini ise 29 Mart-29 Nisan’da Teşvikiye’deki Çağla Cabaoğlu Sanat Galerisi’nde açıyor. 

İlk kişisel sergin olacak. Bugüne dek grafik tasarımıyla var oldun, şimdi ilk kez kendi tasarımını sunuyorsun. Nedir yaptığın ve niye?
İlk temel sorun veya soru olarak kendime sorduğum şey şuydu: Biz aslında tek başımıza yetemiyoruz, saflığımız gidiyor, bilgisayarlı da onsuz da olamıyoruz, artık bir parçamız, neredeyse bilgisayarla bütün oluyoruz. Bu ilişkiden de bir başkası, yeni bir organizma, canavar, insan görünümlü başka bir şey çıkıyor. O sekanslarla denemeler yaptım. Nasıl bir fotoğrafçı kendine bir kare seçiyorsa, ben de grafik tasarım temelli olduğum için bilgisayarda uçuşan pencereleri yakalamaya çalışıyorum, bazen tesadüfen, bazen bilerek. Bilgisayarın bazı komutlarını fon seçercesine seçiyorum. Kendimi aslında bilgisayarda proje yaparken seyrediyor gibiyim. Dışarıdan kendime ve yaptığım işe bakıyorum, çok katmanlı bir portre çalışması sonucunda bir yeni organizma meydana geliyor. 

Katmanlar olarak tanımladığın nedir?
İki tane katman var; biri benim, biri de bilgisayarın katmanları, toplam 19 işin temelini de bunlar oluşturuyor. Bilgisayar ekranında hızla açılan pencerelerin küçük hikâyeleri var, ayrıca hepsinin de benim yüzeyimle ilişkileri var. Birinin adı ‘I see forest- Ormanı gören’; sadece kaşın bir kısmını alıyor görüntüye, bilgisayarın yabancılaşmasını, karışıklığını anlatıyor. Birinde göz, birinde sırt, birinde göğüs ucu var. 

Malzeme nedir?
70x70, 90x90, 110x110 kare Marmara mermerleri üzerine fine art baskı. En temel pikselden yola çıktım. Bilgisayarda saniyede tüketiliyor ama bir mermerin üzerinde sonsuza kadar kalma şansı var. Beraber olduklarında dijital hayatımı otoportreleştiriyor. 

Mermerle ilişkisi nedir? Sergiden alıp da hayattayken duvara, mezardayken başına tak diye mi?
Sonsuzluğu vermek istedim, o anla beraber ölmüş oluyoruz aslında. Son üç işim, temelde aynı seri gibi görünüyor. 17 tanesi paspartulu ama son üçü dijital mezar adını taşıyor. Bilgisayarın ve grafik tasarımcının ana logolarından yola çıkarak onlarla beraber mezara girdim; çiçek, kelebek, böcekle beraber yatıyorum ve onlar beni yiyor. 

Esra Sarıgedik’in ön yazısı var katalogda...
Esra iyi bir küratör, işlerimi gördükten sonra kataloğa önsöz yazdı. Cağla Cabaoğlu’nun bizleri buluşturması ile genç edebiyatçı Hasan Cem Araptarlı da felsefe boyutunu yazıya döktü. Sistemin bize dayattığı düşünme kodları üzerine biraz politik bir yazı. 

Bu ara farklı disiplinlerden ve hatta ilgili ilgisiz mesleklerden çağdaş sanata bir merak ve geçiş var. Senin kişisel sebebin nedir?
Almanya’da doğdum ve orada görsel iletişim okudum. Her zaman sanatın içinde ancak sergi düzenlemek, kitap tasarlamak adına hep aracı oldum. Giden bir yolda pencereden nasıl bakılır, öyle bakmak gerektiğini düşünüyorum artık. Ticari olmayan bir çalışma, sadece bana ait bir anlatım istedim. Yeni projelerim var, bilgisayar hayatımdan çok çabuk çıkmayacak, bu durumun içinde bir duygusallık ve arabesklik var. Projeyi anlattığım bir arkadaşım ‘Bir grafik tasarımcının samimi itirafları’ deyiverdi, alçakgönüllü ve güzel buldum.

Gösterdiğin kişilerde aynı heyecan oluşuyor mu? Benzer mesleki kaygıları taşıyanlar tamam da uğraşa yakın olmayanlar aynı duyguyu yakalayacaklar mı?
Spesifik bir konu gibi görünüyor; Esra sanat ve grafik bilen bir donanımla önsözü yazdı. Ama Hasan işleri görünce içinden gelenleri yazdı. Bilgisayarın insana dayatması, bizlere sunulan veriler aslında herkes için geçerli, benim donanımıma o uygun olduğu için grafikle anlattım. İzleyici, belki bir tasarımcının kullandığı ikon ve logoları bilmeyebilir ama bir teknoloji olduğunu bilecekler. Süslü kaligrafik bir şey yok, yeni bir güzellik anlayışı var. Bu tip bir çalışma bana estetik geliyor. Pencerelerin üst üste olması, bir karakalem çalışması gibi.

Sen olsaydın alıp evine koyar mıydın? Veya mezar taşı olarak kullanır mıydın?
Kesinlikle! Fotoğraf insanıyım, satın da alıyorum ama fotoğrafın çok basılma duygusu beni biraz tedirgin ediyor. Üzerine bir insan dokusu ve işlem seviyorum. Ben açık gri damarlı Marmara mermeri kullandım, hepsi birbirinden farklı, bir el izi gibi, aynı damarı bulamazsın. Aynı baskı olmasına rağmen kendine özgülüğünü koruyor.

Satış kaygısı taşıyor musun?
Birinci aşamada yok ama satın almanın bir değer verme olduğunu düşünüyorum. Hak etmeyen bir şey satılmaz, başarılı da olmaz. Resimde de, fotoğrafta da birbirine benzeyen öğeler var. Bu ise çok karşılığı olan bir şey değil, kabul görmesi zor olabilir, bilgisayar ekranlarını duvarıma asmam diyenler çıkabilir, gayet doğaldır. 

Sanatçılığa geçtiğini söyleyebilir misin?
Kendime bir yol buldum, sanatsal bir yapıya geçiyorum, kendimi ortaya koyarak değişik bir başlangıç yapıyorum. ‘Sanatçı’ diyen olursa da kabul ederim. Alman kökenli olduğum için Türkiye’ye de biraz turist gibi bakıyorum. İşlerimde biraz 80’lerin ruhu var. Eski bilimkurgu filmlerinin görüntüleri kafamda yer etmiş. Yalnızlaşmış ve yabancılaşmış bir arkadaş var yani!

Bu işlerinde böyle bir yabancılaşma veya söylediğin gibi bir ‘turist’ bakış yok? Nereden anlıyoruz bu yabancılaşmayı veya ruhu?
Bauhaus tasarım kültüründen gelen bir bakış var. Basit bir işe yeniden baktılar, fatura koçanlarını bile estetik hale getirdiler. Ben de Bauhaus formasyonu almış biri olarak en pis görünen bilgisayarların junk’ından bir estetik çıkabileceğini gösteriyorum. 

Ach so! Türkiye’de bir Alman’ın yaklaşımlarından ziyade Alman elinde yoğurulmuş bir Türk grafik tasarımcının mezar taşına döktürdüğü samimi itirafları diye noktalayalım derim!