'Mezarı yaptırsınlar yeter...'

'Mezarı yaptırsınlar yeter...'
'Mezarı yaptırsınlar yeter...'

Veda, Rüştü Onur un Mediha Sessiz e yolladığı şiirlerden... Alt tarafta da Mediha Sessiz ile Rüştü Onur un evlilik cüzdanı var.

Türkiye onu, 'Kelebeğin Rüyası' filminde Rüştü Onur'un doyamadan kaybettiği karısı olarak tanıdı. Mediha Onur'un gerçek hikâyesini, ablası Sabahat Hanım'dan dinledik...
Haber: MÜGE AKGÜN - müge.akgun@radikal.com.tr / Arşivi

70 yıl boyunca Rüştü Onur’un sevdiğine yazdığı tüm mektupları, el yazısı basılmamış şiirleri, fotoğrafları saklanmış. Hepsi şeffaf dosyalarda tasnif edilerek ayrılmış. Ve vakti geldiğine inanıldığında da ortaya çıkarılmış. Bunları yapan, bu belgelerin bugüne kalmasını sağlayan Mediha Sessiz’in kız kardeşi Sabahat Sessiz. Sabahat Hanım, önce film çekildiğini duyduğunda bu belgeleri Yılmaz Erdoğan’a götürmüş. Sonra da bu anıların saklanmasının, gelecek kuşaklara kalmasının en iyi yolunun kitap olarak basılması olacağını düşünüp Kaynak Yayınları’ndan Sadık Usta’ya teslim etmiş.
Şair Rüştü Onur ve büyük aşkı Mediha Sessiz Onur’la birçokları gibi ben de Yılmaz Erdoğan’ın yeni filmi Kelebeğin Rüyası sayesinde tanıştım. İkisinin de 20 ve 22 yaşlarında talihsiz bir biçimde hastalanarak ölmeleri hepimizin içini burktu. Kitabı okudum, ardından da filmi izledim. Hâlâ ne kitaptaki mektuplar ne de film aklımdan çıkıyor. Tabii ki biri kurmaca bir film, diğeri gerçeğin ta kendisi. Bugün 85 yaşında olan Sabahat Hanım’la o günleri konuştuk...
70 yıl sakladığınız Rüştü Onur’un ablanız Mediha Sessiz’e yazdığı mektupları okudum. O günleri, olayların nasıl başladığını anlatır mısınız? 
Bakın asıl öykü şöyle: Ben Kandilli Kız Lisesini kazanmıştım, ilk yılımdı. Zaten orta ve liseyi orada bitirdim. O yıl ablam da Beşiktaş Kız Lisesi’ni bitirmişti. Karabük Demir Çelik Fabrikası’nın açtığı memuriyet imtihanına girdi. İmtihanı kazanınca babam anneme “Sen al çocukları git, ben gelemem” dedi. Biz sabah Anafarta Vapuru’na bindik. Ertesi gün orda olacağız. Vapurda Rüştü Onur’la tanışıyorlar. Düşünün o süre zarfında arkadaşlık yapıyorlar. Rüştü Enişte yanımıza da geldi. Anneme “Teyze ben Zonguldaklıyım. Dayım da burada yaşıyor, götüreyim ona, dinlenin birkaç saat. Ben sizi sonra Karabük’e yolcu ederim” dedi. Biz de yorgunduk, gittik oraya. İlk defa büyük kuzineyi orada görmüştüm. Sonra Karabük’e gittik.
Ve bu arada büyük aşk başlamış… 
Evet, sonra ablama sürekli mektuplar gelmeye başladı. Zaten kendi de geldi. Bu arada ablam Karabük’te hastalandı. Ben küçüktüm ama hatırlıyorum, işten gelir, “Karnım çok ağrıyor” derdi. Ve yemek yiyemiyordu. Ben tabii İstanbul ’da okuyorum. Tam olarak ne zaman bilmiyorum midesi bulanıyor, karnı ağrıyor. Hastanede yattı bir süre. Fakat orada “Bizim yapacağımız bir şey yok ciğerlerinden olabilir bu şikâyetler. Seni Heybeliada Sanatoryumuna yollayalım, zaten İstanbullusun” diyorlar. Ama orada da dört- beş gün kaldı. Zaten eniştem de bir ciğer hastalığı geçirmiş daha önce, orada yatmış. Ama doktorlar orada da “Sizin kızınızın ciğerlerle ilgili hiçbir sorunu yok” deyip çıkarıyorlar ablamı. Bütün mesele karında diyorlar. Apandisiti patlamış, iltihap bütün vücuduna yayılmış.
Bu arada evlendiler galiba? 
Evet, eve gelip gidiyor bize. Babam da “Bu çocuk madem bu kadar eve girip çıkıyor bari nikah olsun, sonra iyileşince düğün yaparız” dedi.
Rüştü Onur ablanızı kaybettikten sonra ne yaptı, sizinle mi yaşadı? 
Ben Kandilli Kız Lisesi’nde leyliyim. Bizde kırkı çıkmadan önce akrabalar kalır, yengemler filan bizde. Ben de hafta sonları eve çıkıyorum, eniştem o kadar üzgün ki. Bir akşam gece yarısı uyanmış, “Ben çok fenayım” dedikten sonra düşüp kendini kaybediyor, ağzından kan boşanıyor, yengemler filan koşuyor ama hiçbir şey yapamıyorlar.
Şair arkadaşı Muzaffer Tayyip Uslu’yu tanır mıydınız? 
Tanımaz mıyım, en yakın arkadaşıydı, bizim eve de birkaç kez gelmişti. Behçet Necatigil’i o günlerden tanımam, daha sonra tanışmıştım. Kültür Sarayı’nın yandığı dönemde.
Sizin de tiyatroyla bir ilişkiniz var değil mi? 
Ben İstanbul Devlet Tiyatrosu Müdürlüğü’nden emekli oldum. İstanbul Devlet Tiyatrosu’nun ilk açıldığında sekreter olarak çalışmaya başladım.
Kelebeğin Rüyasını izleyince ne hissettiniz? Tabii film sizin anlattıklarınızdan, kitaptaki mektuplardan farklı…
Yılmaz Erdoğan dosyadan ve benden haberdar olur olmaz beni aldırdı. Dosyayı olduğu gibi ilk defa ona götürdüm. Annemi babamı, fotoğrafları gördükçe ‘tüh’ diyordu. Belki duymuşsunuzdur çünkü annem için Çingene, babam için de başka şey demişler, idadi mezunudur. Dedem Bitlisli, Şerefhanzadelerdenmiş. 17 yaşında kaçıp İstanbul’a geliyor. Berberlik, dişçilik öğreniyor. Çingene de olurdu hiç mühim değil… Bu bir belgesel değil, tabii ki farklı olabilir ama evimiz de öyle değildi. En çok ona üzüldüm. Apartmanımız 12 daireliydi. Zaten ilk yapıldığında Kırmızı Tuğla Apartmanı denirmiş. Adı sonradan Mahmutbey olmuş. Bizim evimiz dört oda, bir salon ve mutfaktı. Filmdeki evle ilgisi yoktu. Baktım baktım filmi izlerken neden yaptılar böyle anlamadım.
Sizin manavınız mı vardı? 
Evet, apartmanın altı ana caddeye dönen yeri dükkân gibi yapıldı. Babam erkenden gider mal alırdı. Daha önce babamın peynirci dükkânı vardı. Şimdi şarküteri deniyor.
Filmi beğendiniz mi? 
Beğenmez miyim, beğendim, galasına gittim. Ben Devlet Tiyatrosu’nda çalışırken ne galalar oldu. Televizyonlarda da seyrediyoruz ama ben böyle bir gala daha önce görmedim. Çok çalıştı, çok emek sarf etti Yılmaz Bey. Muazzam bir çalışma.
Mektubun Avucum’da sadece Rüştü Onur’un Mediha Hanım’a yazdığı mektuplar var, ablanızın yazdıklarını bulamadınız mı? 

Devrek’teki ailesini zaten hiç görmedik. Yanında özel eşyalarını pek getirmemişti gelirken. Hüseyin ve Saffet isimli iki kardeşi vardı. Saffet Onur da Devlet Tiyatrosu sanatçısıydı. Biz onunla yıllarca beraber çalıştık. Evlendi, bir kızı ve oğlu oldu. Zaten ben bunları ablamın ölümünden sonra okumaya başladım ve okudukça da sakladım. Hatta bir ara Saffet geldi, “Bir kitap yazacağım, abimin mektuplarına bakabilir miyim” dedi. Birkaç tanesini aldı.
Filmi izleyince çocukluğunuza dönmüş gibi oldunuz mu? 
Çok ağladım, ablamın yaşarken, okula giderkenki hallerini, Rüştü Enişte’nin ölümünden sonra ağlamalarını bildiğim için zaten hep o günleri hatırladım. Yoksa evimizin, Şair Leyla Sokağı’nın filmdekiyle hiç ilgisi yok. Ben hoş gördüm, eğer bir belgesel olarak yapsaydı o zaman insan hazmedemezdi. Hatta kardeşim “Benim babam poturlu muydu, İstanbul efendisiydi” dedi.
Film bittikten sonra hiç görüştünüz mü? 
Yılmaz Bey’in yardımcısı Pelin var. çağırdılar gittim. Pek oralı olmadım. Oturduk konuşurken “Sabahat Hanım herhangi bir faydamız olur mu?” diye tekrar tekrar soruyor. “Yalnız mezarını yaptırın” dedim. “Biz zaten bu işi üstlendik” dediler. Zaten ben beton yaptırmıştım ama çatlamış. Çünkü Devrek Belediyesi’nden, İş Bankası’ndan filan da çok teklifler geldi, onlar da mezarını Devrek’e taşımak istemişler. Olur mu? Mezarın yeri burası. Mezarları yapıldıktan sonra isimleri yazılsın, eniştemin taşına şiirlerinden bir dize yazılsın, şanına şöhretine uygun bakımı yapılsın bana yeter. Çünkü Rüştü Onur, on yıl daha yaşayabilseydi çok büyük bir şair olacaktı…