Mısır'dakine ne zaman devrİm denir?

Mısır'dakine ne zaman devrİm denir?
Mısır'dakine ne zaman devrİm denir?

Poissy Cezaevi nin bahçesindeki ankesörlü telefondan her cumartesi Türkiye deki avukatlarını arayan Çakal Carlos, bu kez bizim sorularımızı yanıtladı.

Fransa'da Poissy Cezaevi'nde müebbet hapis cezasını çeken Ilich Ramírez Sánchez, namı diğer Çakal Carlos, Radikal'e konuştu: Mısır'da neler oluyor? Türkiye nerede duruyor? Bölgeyi ve gizli servisleri yakından bilen Carlos tecrübelerine dayanarak anlattı
Haber: PINAR ÖĞÜNÇ - pinar.ogunc@radikal.com.tr / Arşivi

Herkes onu Çakal Carlos olarak tanıyor. 1970’li ve 80’li yıllarda özellikle Filistin meselesini dert edinen eylemleriyle tanınan, Arap ülkelerini iyi bilen, kimi ilişkileri halen daha çözülmemiş bir isim… Bir terörist, bir efsane, bir muamma... 1994’te Sudan’da yakalanıp Fransa’da müebbet hapis cezasını çekmeye başladı. Ama dünyada olup bitenden de kopmadı.
Çakal Carlos’un Türkiye’de ‘gönül bağıyla’ çalışan dört avukatı var. Her cumartesi Carlos’tan telefon gelecek diye bekliyorlar. Sonra televizyonda program yapar, kürsüde ders anlatır gibi Carlos’un gündeme dair fikriyatını döküşü başlıyor. Aynı zamanda yasadışı İBDA-C örgütünün lideri Salih İzzet Erdiş’in de avukatlığını yapan Hasan Ölçer ve Güven Yılmaz, bu görüşmeleri haftalık Baran dergilerinde yayımlıyor. Ölçer ve Yılmaz’la yaptığımız söyleşi dün Radikal’de yayımlanmıştı.
Güven Yılmaz aracılık etti, bugün de Çakal Carlos Radikal’in sorularını yanıtlıyor. 

Bu son halk hareketlerine bakınca, Arap toplumlarının kendi geleceklerini kendilerinin tayin edebileceği an geldi mi sizce?
Dünyanın bu bölgesini iyi bilirim. Lider pozisyonundaki kimi insanlarla şahsen tanışmışlığım vardır. Bir dönem bu bölgede yaşadığım gibi, Cezayir başta olmak üzere, çoğu Mağrip ülkesinde birçok kez bulundum. Bazı yoldaşlarımın da Mısır ve Tunus gibi ülkelerin üst mevkilerinde bulunan kimi şahsiyetlerle bizzat tanışıklığım vardır. Gençliğimde Faslı birtakım devrimcilerle yoldaşlığım oldu, vesaire. Tecrübelerime dayanarak söylüyorum, bu ülkeler coğrafî olarak aynı çerçevede değerlendirilebilse dahi, siyasî olarak aynı niteliğe sahip değiller. Fas, Cezayir, Tunus ve diğerleri, birbirleriyle karşılaştırıldığında oldukça farklı özellikler gösterir. Bu bakımdan her birindeki siyasi çalkantı da diğerine nazaran değişik bir karakter taşır. Tunus’ta mesela bir ‘devrim’ değil, bir ‘ayaklanma’ söz konusu olmuştur. Bir ‘halk ayaklanması’. Halk rejimden bıkmış, Amerikalılar da bu ayaklanmanın bir ‘devrim’e dönüşme istidadı gördükleri noktada bir manevra yapıp yozlaşmış Bin Ali rejiminden kurtulmak istemiştir. 

Bin Ali’nin kıçına tekme
Amerikalıların asıl korkusu, tek başına ayaklanmanın kendisi değil, bu ayaklanmanın gerçek bir devrime dönüşme potansiyeliydi. Bu yüzdendir ki General Bin Ali’ye “Artık git!” demişler, tâbiri caizse kıçına tekmeyi basmışlardır. Yoksa Bin Ali’nin kendisine karşı gerçekleşen bu ayaklanmayı bastıracak maddî araçları vardı. İsteseydi halka ateş açabilir ve iktidarına yönelik bu tehlikeyi savuşturabilirdi. Ancak Tunus ordusunun sadakati Bin Ali’den ziyade ABD’ye idi. Hem Amerika’nın direktifi hem de ordunun bu direktifi tasdikiyle Bin Ali’ye “Çık git!” denmiş, o da gitmiştir, hepsi bu.
Unutmayınız ki bu adam, yani Zeynel Abidin Bin Ali, zamanında CIA tarafından Tunus’un Polonya büyükelçisi olarak Varşova’ya gönderilmiş ve Dayanışma Sendikası’nın Polonya rejimini tehdit ettiği o dönem bu sendikaya CIA paralarını transferde kullanılmıştır.
Mısır’da gerçekleşen, o da ‘devrim’ değildir, halk ayaklanması ise daha farklı bir tarzda ele alınmalıdır. Şöyle ki, Mısır’da askerî bir ‘kast’ mevcuttur. Son sözü onlar söyler. Bu subaylarsa, zannedilenin aksine, bir bütün olarak Amerikan ajanı değildir. Kuşkusuz içlerinde Amerikan ajanları da vardır ama mesela Mübarek kimsenin ajanı değildir. 

Öyleyse Mısır ordusunun tutumunu nasıl açıklıyorsunuz?
Bu askerler ABD’ye yakın olmayı ve İsrail’le barış yapmayı çıkarlarına uygun bulurlar, o kadar. Çünkü Mısır ordusu, İsrail’i yenemeyeceğini bilir; bu imkân yoktur onlarda. Böyle olunca, İsrail’le barış yapmak daha çok işlerine gelmiştir. Enver Sedat, tek başına mı İsrail’le barış yaptı sanıyorsunuz? Aksine, Mısırlı generaller vardı arkasında. Şimdi de Başkan Mübarek, iktidarı orduya iade etti; başkanlık yetkilerini ordunun yüksek kademesine devretti. Elbette tüm bu olanların sonunda Mısır’daki rejim değişmiş falan değil. Eskisi gibi aynen sürüyor. 

Hiçbir şey değişmedi mi?
Bir kişiden bahsetmek gerekiyor. Hüsnü Mübarek’in ayrılmadan önce çoğu başkanlık yetkilerini devrettiği Ömer Süleyman, Amerikan ve İsrail istihbarat servisleriyle doğrudan bağlantılı olarak çalışan ve Gazze’deki Filistinlilere bizzat onlar adına zulmeden kişidir. Şuraya geleceğim: İster, ordunun kontrolü altında olacaktır tabiî, seçimlere gitsinler, isterse yeni bir anayasa yapsınlar; şayet yeni gelecek iktidarın ilk işi Gazze ambargosunu kaldırmak ve Mısır kapısını yeniden Gazze’ye açmak olmayacaksa, Mısır’daki rejimin değiştiğinden bahsedilemez. Bu yapılmadan önce, Mısır’da herhangi bir rejim değişikliği gerçekleştiğinden söz edilemez. 

O hâlde nedir olan biten?
Bir kere, “Mısır’da devrim oldu” denilerek yanlış yapılıyor. Tamam, cesur Mısır halkı kenetlenip ayaklanmış; sadece yoksul kesimler de değil, gerek entelektüelleriyle gerek Mısır’daki yegâne siyasî teşkilat olarak Müslüman Kardeşler’iyle gerekse ordudaki askerleriyle tüm bir halk bu protestoya katılmıştır. Fakat henüz ayaklanmadan ötesine, ‘devrim’ safhasına geçilmemiştir. Mısır ordusunun da bu rejim protestosuna iştirak ettiğini söyledim. Doğrudur ancak, ordunun tümü değil de generaller dışındaki ‘ordu tabanı’ bakımından! Çünkü Mısır ordusu, tabanı itibariyle bir ‘halk ordusu’dur; normal Mısır vatandaşlarından oluşur. Köylülerin, işçilerin yahut işsizlerin gövdesini teşkil ettiği bir ordu... Subayların da hepsi askerî kariyerine orduda başlamış değildir. Askere giden kimi üniversite mezunları, belli bir askerî eğitim aldıktan sonra subay olarak devam edebilmektedir. Orduyu kontrol edenler ise, sözünü ettiğim ve generallerin yahut mareşallerin başını çektiği bir ‘kast’tır. Bunlar ülkenin ekonomisini kontrol eder, iktidara tutunmalarının başlıca sebebi olarak bu çıkarlarını korumaya çalışırlar. Temelde Amerikan veya İsrail taraftarı da değillerdir. Yalnızca bir müttefiğe dayanma ihtiyacından doğmuş bir işbirliği vardır ortada. Mübarek’in durumu henüz çok net değil ama Mısır’ı terkedeceğini pek sanmıyorum. Ordu tarafından korunacak ve muhtemelen Mısır’da kalacaktır. Mübarek’in karakter olarak bir Zeynel Abidin Bin Ali olmadığını unutmamalıyız. 

Mısır’da bundan sonra ne olur?
Mesele şudur: Amerikalılar, kendilerine sadık küçük burjuva rejimleri görmek isterler. Mısır için tercih edecekleri de, Mübarek rejimini farklı bir tarzda sürdürecek olan koalisyon türü geçici hükümetlerdir. Bu da hâliyle bir ‘rejim değişikliği’ anlamına gelmez.
Rejim değişikliğinden söz edebilmenin neye bağlı olduğunu söylemiştim: Gazze ambargosunu kaldırmak ve Gazze’nin Mısır kapısını yeniden açmak. Sadece bu da değil. Hemen peşinden, Gazzeli her Filistinliye birer Mısır pasaportu verip onların tüm dünyada rahatça seyahat edebilmelerinin yolunu açmak. Bununla da kalmayıp Gazze’nin seçilmiş hükümet mensuplarına, yani Filistinli milletvekillerine Mısır diplomatik pasaportu vermek ve onların diplomatik koruma altında özgürce tüm dünyada dolaşabilmelerini sağlamak. İşte ancak bunlar yapılırsa Mısır’da rejim değişmiştir diyebiliriz, daha önce değil. 

Birini öldürmek kolay
Gazze meselesi, sadece Filistinlileri ilgilendiren bir ‘iç mesele’ değildir. Tüm Mısırlıları, tüm Arapları, tüm Müslümanları ve dünyanın tüm vicdanlı insanlarını ilgilendiren bir hadisedir ki, yakın tarihte böylesi bir ihanetin benzeri görülmemiştir. Kısacası Mısır’da bundan sonra ne olacağını, Gazze’de bundan sonra ne olacağına bakarak daha net teşhis ve ifade edebiliriz. Şimdilik söyleyebileceğimiz, Gazze’ye yaklaşımı değişmediği müddetçe, Mısır’da her şeyin eski tas eski hamam olduğudur.
Sonuç olarak, Mağrip ülkeleri bahsinde sayısız manipülasyon dönüyor ortalıkta. Bu manipülasyonlardan birisi de, Mübarek’in 70 milyar dolar serveti olduğu hususu. Tamam, epey parası olduğu âşikar ama öyle 70 milyarı falan olduğunu doğrusu hiç sanmıyorum. Bu tam bir kafaları bulandırma taktiği. Yanlış anlaşılmasın, Mübarek’i savunmuyorum, yolsuzluklara bulaşmış biridir, gitmelidir, bu başka bir şey. Fakat bu manipülasyonlar da neyin nesi şimdi?
Ne olduğunu söyleyeyim: Mübarek’in daha fazla kalamayacağını gördükleri için, Mısır’da gerçek bir ‘devrim’in gerçekleşmesini önlemek ve olayların kendi kontrolleri dışında gelişmesini engellemek üzere Mübarek’i feda ediyorlar. Çünkü böyle bir devrim, bölgedeki tüm bir stratejik durumu değiştirecektir. Gerçi böyle bir değişimi dört gözle bekliyoruz ama henüz böyle bir değişim sözkonusu değil Mısır’da. Sadece ‘kozmetik’ bir değişiklik var ortada. 

Müebbet hapis cezanız ve halen süren davalaranız var. Yine de bir gün dışarı çıkabileceğinize dair bir ümit var mı içinizde?

Bakın, benim zaten şu anda cezaevinde olmamam gerekiyor. Paris’te, havaalanında tutuklanmam yasadışıdır, gizli servisin bir tertibidir. Türkiye’de olsam belki de mahkum edilmezdim. Benim burada tutuyorlar, çünkü Amerikalılar beni burada istiyor. Hemen yarın serbest bırakılmam gerekli. 1 Şubat’ta uğradığım kötü muamele çok garip ve anlaşılamaz bir hadisedir. Neden beni dövsünler diye Cumhuriyet Muhafızları’nı getirdiler? Eğer beni öldürmek istiyorlarsa… Biliyorsunuz birini öldürmek kolay, bunun bir sürü yolu var. Ben Allah’a inanıyorum. Prensiplerime de bağlı bir şekilde öleceğim, ödün vermeyeceğim.
Radikal’deki yoldaşlara selam ederim. Benim durumumla ilgilendikleri için çok teşekkürler. Umarım bir gün, çok daha iyi koşullarda yüz yüze gelip tanışırız. O zaman daha uzun da bir söyleşi yaparız, söz veriyorum.
Çeviri: Hayreddin Soykan

‘Yalnızca Türkiye doğru görebilir’
Batı’nın korkusu Mısır’da hakiki bir ‘devrim’in gerçekleşmesidir ve inanıyorum ki bu devrim muhakkak olacaktır. Şimdiki tüm manevralarsa işte bu devrimi engellemek için. Her ne kadar Magrip’teki her bir ülkenin kendi iç dinamikleri başka başka ‘ayaklanma’ları gündeme getirecek olsa da, bunlar elbet hakiki bir devrimle taçlanacaktır bir gün. O gün geldiğinde, Arap dünyasında bugün gördüğünüz ve Mısır haricinde tümü sömürgeciler tarafından kurulmuş suni Arap devletleri bir bir yıkılacak, hepsi giderek tek bir devlet hâline gelecektir. Araplar, sonuçta aynı dili, dini ve kültürü paylaşan insanlardır. İşte o zaman Türkiye, Osmanlı’nın muhteşem zamanlarından miras kalan geleneğini canlandıracak, bölgesindeki tüm İslâm toplumlarının lideri ve büyük ağabeyi olacaktır. Mısır ve Arap dünyasındaki gelişmeleri, dışarıdan başka hiç kimse ve hiçbir ülke değil ama, bu yüzden yalnızca Türkiye doğru görebilir, değerlendirebilir ve verimlendirebilir.

10 ay önceden devrim kehaneti
Kâhin falan değilim ama olayları objektif gözle tahlil eden bir insan olarak, avukatım Güven Yılmaz’a, 17 Nisan 2010’da şöyle demiştim telefonda. ‘Söz Çakal Carlos’ta’ adlı eserimde de aynen geçer: “Mısır rejimi, tüm bu Gazze’de olan bitenlerden dolayı ağır bir bedel ödeyecektir. Sağlığı kötü olan ve çok az bir vakti kalan Hüsnü Mübarek ortadan kalktığında, rejim her türlü tarihî dayanağını, dayanıklılığını ve meşruiyetini de kaybedecektir. Unutmayınız ki, bir Arap milliyetçisi olarak Hüsnü Mübarek, birçok Mısırlının nazarında, 1967’de İsrail’le yapılan Altı Gün Savaşı’ndaki başarılarından dolayı bir kahramandır. Ölümüyle, şimdiki rejimi ayakta tutan tüm bu tarihî arka plan kaybolacaktır.
Kimbilir belki de, Batı’dan, açık fikirli ve dürüst bir Mısırlı olan Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu eski başkanı Muhammed el-Baradey’i ülkeye getirtmeyi düşünebilirler, Mısır’ın başına onun geçmesini bir kurtuluş olarak görebilirler. Ne var ki, böyle bir teşebbüs de şimdiki rejimin yapısını kurtaramaz; üstelik bu adama da yazık olur. Çünkü önümüzdeki dönemde Mısır’ı bekleyen büyük bir devrimci halk tepkisi, halk ayaklanması, belki iç savaş, bizzat el-Baradey’in ifadesiyle bir halk intifadasıdır.
Mısır ordusu bu durumda ne yapacak diye düşünülürse, subaylardan ziyade elbette erlerini kastederek söylüyorum, bir halk ordusudur o ve reaksiyonu da buna göre beklenmelidir.”

Kendisini anlatan filmi beğenmemişti
2010’da Olivier Assayas yönetmenliğinde çekilen ‘Carlos’, Ilich Ramírez Sánchez’in en aktif olduğu 20 yılın hikayesini anlatıyor. Assayas, Carlos’un hayatına dair yaptığı derinlemesine analiz sayesinde 325 dakika uzunluğunda bir mini seri ve ona alternatif olarak da kurgulanmış 165 dakikalık bir de film yaratmış. Filmin başrolünü üstlenen Venezüellalı Edgar Ramirez’in performansı gayet başarılı bulunmuştu.
Carlos’un, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi bünyesinde ve daha sonra kendi örgütüyle yaptığı eylemlerin, yoğun ilişkiler trafiğiyle birlikte anlatıldığı film yakalanışıyla bitiyor.
Çakal Carlos, tüm gerçekleri yansıtmadığı gerekçesiyle filmin Fransa’da gösterimini durdurmaya çalışmıştı. Daha önce hayatı birçok film ve romana konu olsa da, çok konuşulan bu yeni film Sanchez’in ismini tekrar gündeme getirmişti.

1949
Venezüella’da doğdu. Babası, çocuklarına Lenin, Vladimir ve İlich isimlerini veren Leninist bir avukattı.

1968
Ailesi Sorbonne’da okumasını isterken o Moskova’yı tercih etti.

1970
Filistin Halk Kurtuluş Cephesi gönüllüsü oldu, Ürdün’de eğitim aldı. Bu tarihten sonra Yahudi iş adamlarına düzenlenen suikastlarda, İsraille ilişkisi olan birçok banka, dernek, gazete ve elçiliğin bombalanmasında aktif rol üstlendi.

1975
Altı kişilik bir ekiple Viyana’daki OPEC toplantısında, aralarında 10 petrol bakanının da bulunduğu 60 kişiyi rehin alarak Cezayir’e kaçırdı. Aynı yıl Müslüman olarak ismini Salim Muhammed olarak değiştirdi. Suriyeli, Lübnanlı ve Alman militanlardan oluşan kendi silahlı mücadele örgütünü kurdu. Yakalanana dek Avrupa ve Ortadoğu’da mekik dokuyarak onlarca eyleme imza attı.

1985
Uzun süredir birlikte olduğu Magdalena Kopp’la evlendi.

1994
Sudan’da yakalandı. Ömür boyu hapse mahkum edildi.

2001
Avukatı Isabelle Coutant-Peyre ile üçüncü evliliğini yaptı.

2003
Çok tartışılan ‘Devrimci İslam’ adlı kitabı çıktı.