Monarşinin soğukluğunda ışıldayan bir trajedi: Diana

Monarşinin soğukluğunda ışıldayan bir trajedi: Diana
Monarşinin soğukluğunda ışıldayan bir trajedi: Diana
Bugün gösterime giren 'Diana' filmi vesilesiyle 'kalplerin kraliçesi' olarak anılan Prenses Diana'nın trajedi yüklü hayatına yolculuk yaptık...
Haber: EBRU DEMETGÜL - ebrudemetgul@okyanus.com.tr / Arşivi

“Evlilikten beklentilerim herhangi bir evlilikten farklı değildi. Boşanmış bir anne-babanın çocuğu olduğum için daha fazla çaba sarf edecektim. Aynı şeyleri yaşayamazdım. Evlenirken kraliçe olmak başından beri hayallerimin arasında değildi ki. Çok, çook uzaktı. Ben ‘Kalplerin Kraliçesi’ olmak istedim.” Princess of Wales unvanı ile Diana, 1995 tarihli ‘Panorama Interview’ adlı BBC 1 programından.
O kadar naif, o kadar hüzünlü ve fonuyla o kadar uyumsuz bir hikâye ki onunki; aşağı doğru süzülen bakışları öfkeyle karışık bir acıma hissine neden oluyor. Hayalleri asla gerçekleşmeyecek bir kadını canlandırıyor. Kurtların arasında kalakalmış bir kuzu, bizden. Ne fazla güzel, ne fazla akıllı. Unvanından başka bir üstünlüğe fırsat vermeyecek kadar yakın. Karanlık koridorda katilini ısrarla arayan başrol oyuncusunu bağırmakla durduramayan izleyici gerginliği gibi bencilce bir seyir zevki ile beraber üzüyor insanı. Başından beri neden orada olduğuna dair mantıklı bir açıklama bekliyor insan. Monarşinin tüm soğukluğu ve yabaniliğinin ortasında gülümseyen, ışıldayan ve şık bir trajediydi Diana.
Kimler tarafından olursa olsun bir şekilde tepesinde boza pişirildiğini hisseden herhangi birinin rahatlıkla yakınlık kurabileceği, onun adına üzülebileceği bir aristokrattı. Bu yönüyle örneği bulunmayan, sıradışı bir devrimin sahibi olduğu rahatlıkla söylenebilir. Öyle ki, Diana’nın asıl misyonunun monarşiyi yıkmak olduğu fikri bir kesim tarafından oldukça benimsenmiş zamanında. Diana bu yakıştırmaya itiraz ediyor tabii ki: “Aynı zamanda oğullarımın geleceği olan bu şeyin yok olmasını nasıl isterim.” Ekliyor: “Monarşinin yok olması değil ama biraz değişmesi gerektiğini düşünüyorum. Karşılıklı yaşanan ilgisizlik ve uzaklığın düzelmesi gerek. Değişim kimilerini korkutuyor, özellikle de yerlerinden memnunlarsa. Bunu anlayabiliyorum. Ama bir şeyler değişmeli.”
Şu laflar bile bugün herhangi bir siyasi liderin gelininden-damadından duyabileceğimiz türden değil. Diana’nın bu tavrının ve ailesi tarafından şiddetle eleştirilen tüm röportaj ve biyografilerinin özellikle son 15 yılda kraliyet ailesinin imaj politikasında ciddi değişimlere neden olduğu bir gerçek. Harcamaların kısıtlanmasından, verasette cinsiyet ayrımcılığına son vermeyi amaçlayan uygulamalara kadar sembolik de olsa sempati kazanma çabası var. Kate Middleton’ın hanım hanımcık ve sıcak tavrının da Diana’dan ilham alınarak oluşturulduğunu düşünebiliriz fakat altı o kadar boş ve hesaplı ki, bir şey hissettiriyor mu bilmiyorum. 

‘Royal baby’ baskısı 

Soylu, asil bir ailenin tüm rütbeler ve altın çatal-bıçak takımlarının gerisinde, en büyük derdinin gelinin sağlığı ve doğacak çocuğun cinsiyeti olması abartısız bir gerçek. Erkek çocuk sahibi olabilmek için her şeyini verebilecek krallar ve beklentiyi karşılayamadığı için göz önünden uzaklaştırılan kadınlarla dolu bir tarihleri var. Diana, ilk çocuğunun erkek olduğunu öğrendiğinde yaşadığı rahatlamanın paha biçilemez olduğunu kabul ediyor. “Tüm ülke hamileydi sanki” diyerek ‘royal baby’ mevzuunun belki bize yansımayan ama hâlâ devam eden baskısını iyi tarif ediyor.
Doğurganlıktan da öte evliliğin tamamının bir görev olduğunu itiraf ediyor asıl. Açıkça sevilmediği halde devam etmek, mutlu görünmek, çocuk büyütmek, laf söyletmemek, beraber görüntülenmek. Anlaşmazlıkları saklamak, kimseyle paylaşmamak. Normal bir evliliğin yüklediklerini birkaç defa kendisiyle çarparak sonuca varabiliriz. Kendisinin özgür ruhlu olduğunu savunan ve öyle olduğunu da halka kanıtlayan kadının bu sebeplerden hapsolmuş ve izole edilmiş olması ironik mi, doğal mı? Bu kadar sıkıştırılmasaydı içinden ‘Kalplerin Kraliçesi’ çıkar mıydı? Öyle ki paylaşamadığı ve içinden çıkamadığı sıkıntıları nedeniyle kollarını bacaklarını yaralayan, blumia’dan mustarip bir kadına dönüşmüş. Yediklerini ziyan etmekle suçlanan, bir akıl hastanesine yerleştirilmesinin salık verildiği, kraliçe tarafından ‘delifişek’ diye anılan, komşumuz olsa kafasına vura vura aklını başına getirmeye çalışacağımız bu kadın yaşadığı dönemin en çok fotoğraflanan kadını aynı zamanda. Yaşasaydı bu unvanını çoktan Rihanna’ya kaptırmış olabilirdi gerçi. Sayısız görüntüsüyle derinlemesine nüfuz etmiş, hayran kitlesi bol, bir gün başına bir şey gelecek diye korkulan, Diana’ya tuhaf şekilde benzeyen bir kadın. Hem çılgın hem masum, seyircisiyle flört halinde hem de aşktan yana mustarip biri o da. 

Firdevs Hanım yardımcı olur muydu? 

Feminist yazar Camille Paglia yakın geçmişte ‘Why Rihanna is the new Diana?’ (Rihanna, neden yeni Diana?) başlıklı bir yazı kaleme alıyor. İkisini de ağır şekilde eleştiriyor tahmin edileceği üzere, kadın imajını mahvetmekle, ilgi arsızı olmakla suçluyor. Belki de bir kadının zayıflığından, üzgünlüğünden, kontrolsüzlüğünden, kötü seçimlerinden bu derece korkulması asıl baskıyı yaratıyor. Cadı avı misali temizlenmeleri isteniyor. “Sen Bihter Ziyagilsin, akıllı ol!” diyen Firdevs Hanım gibi bir anne yardımcı olur muydu? Kadında aklın karşılığının erkekle rekabet olarak algılanması ise düştüğümüz bambaşka bir kuyu.
Cenazesi bile en çok izlenen televizyon yayını olarak tarihe geçen Galler Prensesi, günün sonunda kârlı ve şık bir ürün olarak varlığını sürdürmeye devam ediyor. Diana’nın, Marilyn’in, Rihanna’nın ve daha birçok örneğin trajedisini iştahla yiyen tarafımız ise daha ziyade bizi trajik yapıyor galiba.