Mösyö İmam'ın maceraları

Mösyö İmam'ın maceraları
Mösyö İmam'ın maceraları

FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

Çizgi roman ve sinema hastası, kendiyle dalga geçebilen, komik bir imam yeterince ilginç bir profil. Altı yıl Fransa'da görev yapan Mehmet Oyan'ın 'Mösyö İmam' adıyla toparladığı anıları, evli bir adamın platonik aşkıyla daha da beklemediğiniz yerlere sıçrıyor. Uhreviyle dünyevinin buluştuğu bir muhabbet oldu haliyle...
Haber: PINAR ÖĞÜNÇ - pinar.ogunc@radikal.com.tr / Arşivi

Bursalı bir imamın, Mehmet Oyan’ın hikâyesi bu... Uludağ’da bir köyde başlayan meslek hayatı, para kazanmak, daha çok da ‘dünya görmek’ arzusuyla onu 1997’de Fransa’ya, önce Saint Dizier, sonra Barr kasabalarına atıyor. Avrupa’da bir Mösyö İmam... Üstelik hiç bildiğiniz imamlara benzemiyor.
Ankara İmam Hatip’in ‘haytası’, çizgi roman, sinema ve edebiyat meraklısı bir çocuk... Dedektif filmlerine hasta, öyle ki ilk imamlık maaşıyla Bursa sokaklarında beyaz, kuşaklı dedektif pardesüsü arayacak. Bir de yanına pipo; beş kangal sucuk ve muz...
Gece korktuğunda, okuyup üflemenin diğer boyutla ilişkiyi artıracağına inandığından, sesini sonuna kadar açıp oyun havaları dinleyen, “Kul günah işlemese Allah kimi affedecek” diyen bir din adamı... Rüyasında gençten bir adam ona akıl verince, “Muhtemelen o benim vicdanımın uydurmasıydı. Ya da Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı laik bir evliyaydı. Yoksa ben de ne diye şöyle herkesler gibi ağız tadıyla cüppeli, sarıklı, ak sakallı bir pir-i fani görmemiştim ki?” diye yakınacak kadar mizah duygusu sahibi...
Sıkıntılı zamanlarında “Ah nefesi kuvvetli bir hoca olsam da bir tükürük iki üfürükle işi halletsem” diye şikâyet edecek kadar sivri dilli... Kimi yapıp ettiklerinden utandığında Allah’a “N’olur bu off-the record olsun’ diye dua edebilecek kadar naif... “Cami görevlilerine cemaat sayısına göre maaş verseler” diyecek ya da camilere parayla girilse neler olacağını merak edecek kadar muzip... İnterneti ilk öğrendiğinde Google’a önce ‘diyanet’, sonra ‘İslam’, sonra sevdiği oyuncuların isimlerini yazıp sabaha dek bulduklarıyla başı dönecek kadar geniş dünyalı... Girdiği erotik bir sitenin başına nasıl bela olduğunu yazacak kadar dürüst... Görev başında hep takım elbise, kravat ve sinekkaydı tıraşla, ‘jön’ gibi gezmiş bir imam...
Çocukken cennetten anladığı, kilolarca ay çekirdeği ve binlerce cilt Teksas-Tommiks. 10 yaşında sinema salonlarını cennet gibi görmeye başlıyor. İlk ergenlik yıllarında cenneti huriler, dansözler, striptiz yıldızlarıyla dolu hayal ediyor. Âşık olunca ise cennet, bir kadının gözlerine bakmak demek.
Hem de nasıl bir aşk... Zaten evli, çoluk çocuk sahibi, üstelik bir de imam... Ama kendine söz geçirmesi zor; Saint Dizier’de sürekli gittiği kafede çalışan Catherine’e âşık oluyor. Bir imamla aşk konuşmak, bir imamın kaleminden şu satırları okumak sadece benim için şaşırtıcı değil sanırım:
“...baktığım her yerde onu görüyordum. Odamda, bahçede, duvarlarda, gökyüzünde, bulutlarda, camide hatta mihrapta. Yatsı namazına birkaç kişi gelmişti. Namaza durduk ama ne namaz... Kıblem de Kâbe’m de o olmuştu sanki; gözümü yummayı denedim ama yine karşımdaydı.”
“Beni bu tutkudan kurtarması için geceler boyu Allah’a yalvardım. Ama bu yürek yangını hoşuma da gidiyor, dilim kurtar derken kalbim ateşimi artır diyordu. Onun karşısında olmak, ona bakmak ibadet gibi geliyordu.”
“Onu oruçlu bir yaz gününün iftar vaktinde su bardağını başıma diktiğim gibi, kana kana içiyordum sanki.”
Oyan, en fazla bir mektup kadar yakınlaşmış Catherine’e. Fazlasını, bunun tensel ve dünyevi bir ilişkiye dönmesini istememiş. Bir de dönünce bunları karısına anlatma faslı var. Münire Hanım’ın gönül koyuşu, onu ikna edişi, hatta sonunda altı ay geceleri kapanıp yazdığı kitabında bu aşktan söz etmeye kendisini razı edişi... Hakikaten zor mesai...
Doğan Kitap’tan çıkan ‘Mösyö İmam’ı bir gecede okuyup söyleşi için buluştuğumuzda kendimi Mehmet Oyan’ı tanırmışım gibi hissettim. Yazdıkları dışında, anlattıklarıyla bir daha şaşırttı beni. Artık emekli olan Oyan daha da yazacakmış. İki roman dışında, Tarkan ve Nejat Yavaşoğulları için yazdığı iki şarkı sözü ve sırada bir opera projesi var. Dokunduğunuz yerden bir hikâye daha çıkıyor.
Uhrevi dünyaya dair bu kadar macerası olan birinin, niyeyse pek beceremediği dünyevi işleri, kuruyemişçilikten mobilyacılığa, oradan cenaze levazımatçılığına uzanan serüveni artık sığdıramayacağım başlıklar. Ona da dedim, kendisi bir film karakteri...

Bu kadar samimi olmaya ne lüzum vardı? Neden istediniz bunu?
Ben zaten samimi bir insanımdır. Bir insanla tanıştığımda 10 dakika içinde hayatımı anlatmak isterim. Yaradılış itibarıyla böyleyim. Bazen pişman da olurum.

Bu kitaptan dolayı da pişman olmaktan korkuyor musunuz?
Belki olurum. Daha çok, keşke şunu da yazsaydım diye unuttuklarımı düşünüyorum şu an.

Bunları yaşarken yazmayı düşünüyor muydunuz?
Hayır. İlk kez yazayım diye beş-altı sene önce düşündüm. Demek yer etmiş ki, hiç not almadığım halde bu kadar ayrıntılı yazabilmişim.

Girişe ‘Renkli bir imamın siyah-beyaz anıları’ yazmışsınız. Renkli imam sayısı az mıdır?
Azdır. Herhalde iki elin parmağını geçmez.

Genelde nasıldır dünyaları?
Genelde halkın kendilerini görmek istediği biçime uymaya çalışırlar. Farklı olanlar bile mecburi buna uyar.

Halk nasıl bir imam bekler?
Yerine, yöresine göre değişir. Erzurum’da başka bir imam beklenir, İstanbul’da Levent’te başka... 

Yurtdışına din görevlisi olarak giderken, sınavda herkesin içinde ‘Para kazanmak için’ diyen bir siz olmuşsunuz. Ama küçüklüğünüzden beri çizgi romanlarla, filmlerle kurduğunuz dünya tahayyülünün, o dışarısını görme arzusunun hiç mi etkisi yoktu?
Var, aslında tam oydu... Ama ‘Yurtdışını merak ettim, Avrupa’yı görmek istiyorum’ diyemezdim. Ters etki yapabilirdi, anlamazlardı.

Ne bekliyordunuz, ne buldunuz Avrupa’da?
Çok safça gelebilir, bize hep Avrupa’da ya sanayi tesisleri ya orman olduğu anlatılırdı. Sanki orada tarla yok, köylü yok... Havaalanına inerken bir baktım her taraf mısır tarlası, üzüm bağı... Şaşırmıştım buna. Almanya’ya ya da Hollanda’ya göre, Fransa’yı Türkiye’ye daha çok benzettim. Ben hep çok daha ileri bekledim. Ama bize yakın gördüm diyebilirim.

Ülkesinden uzak olmak insanların vatan ve milliyet algılarını değiştiriyor. Oradaki Türkiyeliler şaşırttı mı sizi? Mesela Hıristiyanların ve ateistlerin hepsinin ahlaksız olduğuna inandıklarını, İsa’yı hiç sevmediklerini anlatıyorsunuz...
Evet, bunlara gerçekten şaşırmıştım. Orada Jesus derler, ‘Jesus’u seviyor musunuz çocuklar?’ diye sorduğumda, hep bir ağızdan ‘Hayır, o Fransızların peygamberi’ dediler. Dışarıda çocuklarımız daha milliyetçi oluyor, fanatikleşiyor; gettolaşıyorlar çünkü. Herhalde okulda kendilerini ikinci sınıf hissetme gibi durumlar oluyor. Maalesef biraz ırkçılık var Avrupa’da.

Siz kendinizi hiç ikinci sınıf hissettiniz mi? İslamofobi’yi yaşadınız mı?
Görev yaptığım kasabada, 2002’ye girerken bir bombalama hadisesi olmuştu. Ondan sonra bakışlarda bir değişim hissettim. İstenmediğinizi anlıyorsunuz. İslamofobi bazı kesimlerde var, ama herkeste olduğunu söyleyemem. İnsanımız da kendini orada yanlış tanıtmış. 1970’lerde gelmiş, hâlâ Anadolu’dan getirdiği kıyafetlerde ısrar edenler var. Kadınların bazıları aşırı kapalı...

Siz bu konularda konuşur muydunuz?
Tabii.

Bir imamın kadınlar da aşırı kapalı diye şikâyet etmesi garip geliyordur herhalde.
Evet, geliyordu. Ama beni sevdiler, çok tepki almadım.

Hâlâ haberleşir misiniz?
Tabii, her iki görev yaptığım yerden de ararlar. Facebook’tan yazışırız.

Bu kitaptaki bazı anekdotlar insanların bir din adamının ağzından duymayı düşünmeyeceği hafiflikte olabilir. Kendi icat ettiğiniz yemeği de anlatıyorsunuz, gençken bir açık saçık dergi satın alma hikâyenizi de... Bir yandan çok insani, ama din adamını insan gibi göstermeye karşı bir tepkiden çekinmediniz mi?
Tepki olabilir, normaldir. Ama bazı şeylerin söylenmesi lazım, cesur olmak lazım. Mesela ilk görev yaptığım yerde ormancı çoktu. Onların kereste yıkılırsa ezilmesin diye çok ağır ayakkabıları vardır. Namaz kılanlar her abdest alışta çıkarmaya çalışır o ayakkabıları. Dedim ki “Sabah alın abdestinizi, giyin ayakkabıları. Akşama kadar sadece elinizi yüzünüzü, kolunuzu yıkayarak namaz kılın.” Ben onlara dinin kolay yolunu gösteriyorum, buna direnenler oldu. Halbuki bal gibi olur. Fabrikada çalışanlara da öğleyle ikindi namazını birlikte kılabileceklerini söylüyordum. İlla bir daha izin almak gerekmiyor. Kendisine daha çok eziyet ederse daha çok sevaba gireceğini düşünüyor insanlar.

Çocuklara Arapça öğretirken önce bazı futbolcu, artist isimlerini yazdırdığınızı, sonra Kur’an’a geçtiğinizi anlatıyorsunuz...
Şu anda bu yöntemi uyguluyorlar Türkiye’de. Demek öncülük yapmışız, patenti benimdir. (Gülüyor)

Çok acayip bir şey yapıp, bir dönem sizi namazı niyazı unutturacak hale getiren bir aşk hikâyesini açık açık yazıyorsunuz. Bu da ayrı bir cesaret
Öyle... Başına gelen beni anlar zannediyorum.

Evli bir imam olarak başka bir kadına romantik hisler beslediğiniz için kendinize kızdığınız bir dönem var. Daha çok evli olmaktan mı utandınız, imam olmaktan mı?
Biri diğerinden bir santim fazla olabilir, ama ikisi de... 

Catherine bu kitabın çıktığını bilecek mi?
Bilecek. Yollayacağım. Umarım Fransızca’ya da çevrilir ve okur.

Yaşadığınız aşkın güzelliğini kavuşamamaya bağlıyorsunuz. Hatta eşiniz de buna kıymet verdiği için, bu hikâyeyi okurla paylaşmanıza izin vermiş. Emin olun her kadın bunu yapmaz. Münire Hanım’ı kırmak istemiyorum ama evli olmasaydınız, Catherine’in bir ilişkisi olmasaydı, yine de kavuşamamanın güzelliğini yeğler miydiniz? Onun yaşlılığını hiç mi merak etmediniz?
Bir kere eşim gerçekten çok asil bir davranışta bulundu. Başka koşullar olsaydı, kavuşma yaşansaydı da aşkın barometresi düşerdi gibi geliyor bana. Birlikte yaşlansalar Leyla’yla Mecnun aşkı olur muydu? Belki yine böyle kalmasını isterdim. Tavsiye ederim; böylesi daha güzel.

Eşinize nasıl anlattınız?
Döndükten bir-iki sene sonra, bir gün boş bulunup anlattım. Bu arada kitabın tamamını da okumadı. Belki tamamını okusaydı izin vermezdi.

E ne olacak şimdi? Önsözde dilediğiniz gibi yürekten affedecek mi sizi?
İnşallah. Beni çok sever, hatta bana âşıktır. Ben de onu severim, çok saygım vardır.
Peki aynı bunun gibi platonik bir aşkı eşinizin hissetmesi, bunu öğrenmek size ne hissettirirdi?
Buna vereceğim cevaba toplumun hazır olduğunu düşünmüyorum. Hele bir imamdan bunları duymak... O yüzden geçsek daha iyi.

Dört oğlunuz var, onlar okudu mu kitabı?
Hayır, ama olayları biliyorlar, izah ettim. Zaten iyi anlaşırız.

Sizin hayatınızdan çok güzel film olur bence...
Olur... Catherine’i Demi Moore oynasın, eşimi de Meryl Streep. Beni de, beyaz saçlı bir adam var, o oynasın. Bak nasıl unuttum ismini şimdi...

‘Aşk, şişede durduğu gibi durmaz’
* Catherine’e karşı hissettiğiniz çok dokunaklı bir aşk. Kitabı sadece bu hikâyeyi anlatmak için yazmış olabilir misiniz?
Olabilir. Aşk öyle bir şeydir ki yazılmak ister. Mektup olabilir, şiir, hikâye, roman olabilir. Bir ağaç kovuğuna ismin baş harfleri kazınabilir. Bir duvara ‘Ali Ayşe’yi seviyor’ diye yazılabilir. Aşk görünmek, bilinmek ister. Aşk, şişede durduğu gibi durmaz yani... (Gülüyor) Kendini tutarsın, tutarsın, bir yerde falso verirsin. İçki masalarında insanlar bir başlar, işte 15 yaşında şu vardı, onu da çok sevdim diye... Bu bir ihtiyaçtır.

* Siz de içki masası yerine yazı masasına mı oturdunuz?
Aynen öyle oldu. İçki içemeyeceğime göre yazayım dedim. (Gülüyor)

‘İnsanlar günah işlemezse Allah neyi affedecek’
Kitapta ne anlatırsanız anlatın kendinizi çok eleştiriyorsunuz, hatta çok güzel dalga geçiyorsunuz. Bu, iki şeyden kaynaklanır gibi geliyor bana. Bir, kendinizi önemsizleştirmenizden... İki, iradenizin gücüne inanmanızdan... Bu iki özellik de dini kavrayışınızı, yaşayışınızı, insanlara aktarışınızı etkiliyor sanki. 
‘İnsanlar günah işlemezse Allah neyi affedecek’ diyen, esnemeyen dini söylemleri, ezber dindar kimliklerini iğneleyen bir din adamısınız. Babanız da müftüymüş. Bu babanızdan öğrendiğiniz din mi? Yoksa mizacınız, dünya görüşünüz mü ulaştırdı sizi buralara?

Babamdan öğrendiğim din de buna yakındı ama mizaç ağır bastı galiba. Şu da var; kendimi örnek göstermek istemem ama Diyanet İşleri Başkanlığı’nda uzun zamandan beri din görevlilerinin, halkla benimkine yakın bir temas kurması istenir. Fakat bazı kesimler buna karşı çıkar, imam dediğin şöyle olur derler. Diyanet içinde de vardır böyle bir kitle. Siyasi nedenleri de var bunun. Bir de tabii halk tepkisi... Mesela Diyanet İşleri’nin üç-beş sene evvel Peygamberimizin hadislerinden uydurma olanları ayıklama girişimi oldu; kıyamet koptu. Çağa uygun, kadına, insana gerektiği önemi veren hadisler ayıklandı, altı cilt olmuş, yakında yayınlayacaklarmış. Maalesef din öyle bir sunuluyor ki, ya İran geliyor akla ya Ladin... Ya da insanların kılık kıyafeti... Peygamberimizin söylediği çok şey var, ama bir kısmı o zamana göre, hatta bazıları o kişi için söylenmiş. 2010 yılında hâlâ aynı mananın aranmasını ben kabul etmiyorum.
Bu kullandığınız reformist dile karşı çıkan, İslamiyet’te reform olmaz diyen bir kitle de var...
Reform, Hıristiyanlığı çağrıştırdığı için karşı çıkılıyor önce. Evet, çok fanatikler var. Onların korkusundan birçok kimse de konuşamıyor. Korku derken, daha çok ‘Ne uğraşayım’ diye düşünüyorlar...


    ETİKETLER:

    Demi Moore