Mücadeleye devam

Şam'daki otelin santralini aradım. Fransızca bir-iki şey geveleyince 'tabii' filan deyip hemen 208'e bağladılar.

Şam'daki otelin santralini aradım. Fransızca bir-iki şey geveleyince 'tabii' filan deyip hemen 208'e bağladılar. Telefonun diğer ucundaki ses "Alo" dedi. "Bertrand Bey'le görüşecektim," dedim. Bertrand diyemiyorum kendisine, Mösyö Cantat demek de içimden gelmiyor. İkisi bir anda dilime dolanıyor,
"Mösyö Bertrand" diyorum. Yani Fransızca'da olmayan bir hitap durumu. "Evet benim," diyor. Ardından dünyanın en aptalca sorusunu soruyorum; "Size bir - iki soru soracaktım, vaktiniz var mı?" Tabii ki var, adam röportaj
için bekliyor zaten bu telefonu. Neyse fazla uzatmayayım "Tabii buyrun," yanıtını aldıktan
sonra ne varsa kaptırıp koyverdim. Konu müzikti ama gündemde olan İsrail - Filistin meselesini, üstelik konser için Ortadoğu'ya giden bir gruba sormamak olmazdı. Üstelik o grup Noir Desir olursa. 12 Nisan'da
İstanbul'a geliyorlar. Ama öncesinde Şam ve Beyrut'ta konserleri var.
İşte sakil girişini okuduğunuz diyaloğun devamı.
Bordeaux'lusunuz. Bordeaux'yla Paris arasındaki fark nedir?
Çok basit. Paris'te 'siz' diye hitap edersin, Bordeaux'da 'sen'...
Bir rock grubu açısından fark nedir diye sorayım o zaman?
Paris siyasi merkez. Sermayenin, iş dünyasının,'business'ın merkezi. Bordeaux'da olmak tüm bunlara dışarıdan bakabilmeyi beraberinde getiriyor. Biz bu açıdan şanslıydık. Merkezden uzakta, iktidarın çeşitli unsurlarından kendimizi koruyacak kadar mesafeli olmayı başardık.
Siz nerede oturuyorsunuz?
Duruma göre değişiyor. Bazen Paris, bazen Bordeaux. Bordeaux'yu çok seviyorum ama uzun süre kalınca sıkılıyorum. Bu eski bir hikaye...
Nedir tam olarak?
Eski işte... Boşver bunları şimdi.
Bir Fransız rock grubu olarak, hem Anglosakson ekolüne direnip hem tanınmayı nasıl başardınız?
'Direniş' kelimesi gerçekten de bizim durumumuzu anlatıyor. İngilizceyi çok seviyorum. 60'ların zenci müziği, 70'lerin sonu ve 80'lerin başındaki punk ve post punk gruplarından etkilendiğimizi inkar edemem. Ama Fransızcadan vazgeçemezdik. Bu samimi olmazdı. Şu anda kimsenin devamı gibi hissetmiyorum kendimi. Sonuçta kendi içimizde
de büyük bir değişim geçirdik.
Nereye vardınız müzikal anlamda, bu değişimin sonunda?
Nüanslar giderek belirginleşmeye başladı.
İfade tarzımız daha gelişkin oldu. Ana çizgiden giderek uzaklaştık. Tıpkı bir Şaman ayininde olduğu gibi kimi zaman zirvedeydik, kimi zaman yerlerde süründük duygusal açıdan.
Konserde de göreceğin gibi, rock eğilimli bir parça çalarken bir anda her şey değişebiliyor. Bazı şeylerin önceden belirlenememesi hoşuma gidiyor.
'Kimsenin malı değiliz'
Geçen hafta Fransa'da, Universal'in sahibi Messier'ye, "Aynı gezegende yaşıyoruz ama kesinlikle aynı dünyada değil," dediniz. Neydi bu çıkışınızın nedeni?
Universal diye bir şirket. Düşünsene adı Universal. Dev bir kapitalist kuruluş, küçük şirketlerin bir araya geldiği dev bir konsorsiyum. Bizim çalıştığımız Barclay de bunun bir parçası ve bu tablo içinde kaybolup
gidiyor. Messier konsorsiyuma dahil olan grup ve müzisyenleri sanki aynı bütünün bir parçasıymış gibi şirin göstermeye çalışıyor.
'Bakın Noir Desir de bizde ve siyasi olarak aykırı bir grup ama bizim gibi demokratik bir yapı içinde kardeş kardeş müzik yapıyorlar' diyor... Biz ekonomik açıdan varlığımızı sürdürebilmek için bu konsorsiyumda olmaya mecburuz. Ama hepsi bu. Onların malı değiliz. Ona göre dünya dev bir şirket ve bunu iyi yönetmek gerek. Universal'in ambleminde bile dünya var. Ben söylemek istediklerimi içime atınca hastalanıyorum. Bunları söylemem gerekiyordu.
N'oldu zafer mi kazandın diye soracaksın. Hayır ama hangi noktada karşılarında kimleri bulacaklarını görmeliler. Evet aynı gezegendeyiz sizinle maalesef ama aynı dünyada değiliz izninizle.
Nasıl bir dünya sizinki?
Sıradan, basit, kendilerine sonsuz özgürlük veriyormuş gibi sunulan liberalizmin aslında onları köleleştirdiğinin, üretim sürecinin bir unsuru olarak birer piyona çevirdiğinin farkında olan insanların yaşadığı bir dünya. Yaratıcılığın olduğu, sadece şiddet üretmeyen
bir dünya. Çevreciliği, iki - üç yılda bir yayınladıkları deklarasyonlarla göz boyamaktan ibaret sanmayan insanların olduğu bir dünya. Liberal değil özgürlükçü (libertaire) temeller üzerine kurulu bir dünya. Tabii ki sol bir dünya.
Kapitalizme karşısınız ama komünist de değilsiniz bildiğim kadarıyla...
Komünist değilim çünkü bu kelime artık çok Ortodoks bir anlam taşıyor.
11 Eylül hakkında ne düşünüyorsunuz?
Gerçekten feci. Büyük bir felaket. Bundan keyif almak, bunu desteklemek mümkün değil. Ama o kadar da büyük bir sürpriz değildi açıkçası. Dünyanın tek merkezli olduğu, o merkezin bu kadar kibirli olduğu bir dönemde tabii ki periferidekilerin mutsuz olacağını ve tepki göstereceğini bilmek gerekirdi. Her ne kadar umutsuzca olsa da. Ama tabii Bin Ladin'in favori kahramanım olduğunu söyleyemeyiz. Bush hiç değil.
'Filistin halkının yanındayız'
Şu an Şam'dasınız, bir sonraki konseriniz ise Beyrut'ta olacak. Bölgeye bu kadar yakınken sormadan geçemeyeceğim: İsrail - Filistin meselesi hakkında ne düşünüyorsunuz?
Bu akşam burada Filistinlileri destekleme gösterisi olacak. Biz de katılacağız. Noir Desir olarak Filistin halkının tarafındayız. Şaron başbakan olduktan sonra olayların gelişimi, birbiri ardına izlediği sıra, önceden planlanmış bir operasyonu işaret ediyor. Filistinlileri yok etme ve Arafat'ı ortadan kaldırma operasyonu. Bu ne işe yarıyor, nefret kuşakları yaratmaktan başka? Sonuçta Şaron'u artık tanıyoruz, yirmi yıldır, otuz yıldır. Kim olduğunu çok iyi biliyoruz, hatta fazla biliyoruz. İntihar saldırılarına gelince kimse bunlar karşısında şaşırmamalı, garipsememeli. Köşeye sıkıştırırsanız insanları, tek varlıkları olan bedenleriyle, hayatlarını ortaya koyarak savaşırlar. Filistinlilerin kendilerini ifade etmeleri için tek seçenek maalesef artık bu; canlı bomba olmak. Bu sorunun tek bir çözümü var, İsrail işgal altındaki topraklardan çekilecek, sonra görüşmeler başlayacak. Nokta.
Hiç siyasete girmeyi düşündünüz mü?
İktidara gelmek için bin türlü dümen çeviren bir partinin üyesi olarak mı? Söz konusu bile olamaz böyle bir şey.
'En sevdiğim şey turşuydu'
"Kamuoyunu görmezden gelemeyiz ama onu dikkate almaya da hakkımız yok," demişsiniz bir röportajınızda. Açıklar mısınız biraz?
Yeni bir albüm yaparken, yeni şarkılar yazarken insanları, dinleyicileri, kamuoyunu dikkate alırsın. Bunlar seni etkiler, yolunu çizer. Ama bu yolda özgürce yürümek gerekiyor. Dinleyicilerini müşteri gibi düşündüğün an bitmişsin demektir. Dinleyiciye en büyük saygı, onların karşısına
çıktığında kendin olmaktır, onların istediği şey değil. Yaptığımız işin felsefesi bu.
Des Visages Des Figures'den önce uzun zaman çalmadığınızı, dinleyicinizin değişmiş olabileceğini, yeni albümü kime yaptığınızı neredeyse bilmediğinizi söylemişsiniz. Şimdi biliyor musunuz artık?
Evet. Bizim kitlemiz filan yok. Yani belirli bir kesim anlamında söylüyorum. Yaşlı, genç, çılgın, neşeli, üzgün... Herkes dinliyor. Konserlerde görüyorum, hep hareket isteyen, ne çalsak ayağa fırlayan gruplar oluyor. Harikalar. Ama salonun dibinde sessiz sakin izleyen biri de var. Yalnızca ön sıralara, zıplayanlara, bağıranlara değil, ona da çaldığımı unutmuyorum hiçbir zaman.
Türkiye'ye geldiniz mi hiç?
Ben geldim evet. 7 - 8 yıl önce Bodrum'a geldim. Çok özgür olduğum, gerçekten hiçbir şey yapmadığım bir dönemdi. Harikaydı. Tüm güneyi dolaştım. İstanbul'a da geldim. Çok güzel anılarım var orda. Bu arada gelir gelmez turşu yemek istiyorum. İstanbul'da en sevdiğim şeylerden biriydi. Üstelik turşucu sabahın köründe bile açık oluyordu.
Yeni albümü düşünmeye başladınız mı?
Bazı şeyler var kafamda ama çok fazla hareket ettiğin zaman, düşünmek için yeterli oksijeni bulamıyorsun. Şimdi de bu durumdayız
biraz. Konserler bitince düşünmeye başlayabiliriz herhalde.