Muhteşem Yüzyıl'ın yönetmenleri: Tarihçilerin söylemediği şeyi bu dizi söylüyor

Muhteşem Yüzyıl'ın yönetmenleri: Tarihçilerin söylemediği şeyi bu dizi söylüyor
Muhteşem Yüzyıl'ın yönetmenleri: Tarihçilerin söylemediği şeyi bu dizi söylüyor

Yağmur ve Durul Taylan'ın söyleşisinin tamamı OT dergisinde...

Yağmur ve Durul Taylan OT dergisine hem kendi hikâyelerini hem de yönettikleri 'Muhteşem Yüzyıl'ı anlattı: Bu dizi tamamen bir iktidar hikâyesi. Çocuğunu öldürüyor, köle bir kadın var kraliçe oluyor...

Yağmur Taylan: ‘Okul’ ilk filmimizdi, sonra Alacakaranlık, Yabancı Damat dizileri… Dönüm noktası işimiz Alacakaranlık’tır. Herkes o dizide çok sey öğrendi. Ugur Yücel’in katkısı çoktu. Ondan önceki dönemde biz de ne yapacağımızı çok iyi bilmiyorduk, her şey el yordamıylaydı. Sinema sektörü diye bir şey zaten yoktu. Seksenlerin başından Eşkiya’ya kadar, Türk sinemasının durumu çok kötüydü. İnsanların Türk filmi izlemesi söz konusu bile değildi. Şimdi Türkiye ’de, sinemadaki değişim inanılmaz boyutta. O dönem televizyona bakın, hepsi şarkıcıların dizileri. Böyle olmasına karşı değilim, oyunculuk da yapabilirler ama kaset çıkartıp, onun dizisinin yapıldığı dönemlerdi. Acı olan şey, sektörü bunların domine etmesiydi, yoksa şimdi de yapsınlar. Ebru Gündeş, İbrahim Erkal, Küçük İbo’ya dizi yaptılar. Bizim için, o dönemde başlamak bir şanstı çünkü ortalık bomboştu. Bu bir avantaja dönüştü. Su anın TV starlarının hepsi, meslek olarak da oyuncular. Su anda Türkiye birçok Avrupa ülkesine göre daha ileride. BKM, oyuncular için önemli bir çıkış kapısı oldu. O açıdan Bir Demet Tiyatro’da oynamak önemli bir işti mesela.

Bizim diziyi Game of Thrones’la karşılaştırıyorlar

Durul: Türk olarak bizim bir asağılık kompleksimiz vardı. Yabancı Damat mesela. Diziyi bitirdik, Yunanistan’a satıldı. Yazın gösterime baslayacak ama bizim aklımızın ucundan geçmeyen bir şey oldu. Dizi, reyting rekorlar kırıyor. Önce algılayamıyorsun. Onları gözünde büyütmüşsün, Yunan tiyatrosu vs. İkinci senesinde Türkiye’dekinden daha popüler oldu. Sonra bir gün, çekim için Yunanistan’dayken en çok izlenen bir kanalda oynayan dizileri izleyince kendimize güvenimiz geldi. O kadar kötüydü ki... O asağılık kompleksi hâlâ var. Bizim diziyi Game of Thrones’la karşılaştırıyorlar ve böyle milyonlarca dizi var dünyada. Aslında bu, güzel de bir şey tabii. İngilizler, imparatorluk kalıntısı olduklarını çok iyi biliyorlar. Nereye giderlerse, orası onlara aitmiş gibi davranıyorlar. Bir insanın bile kendi geçmişini unutmaya çalışmasının kabul edilebilir bir tarafı yok, bu bir hastalık. Türkiye’de herkesin geçmişiyle yüzleşme gibi bir sorunu var.

Yağmur: Yüzleşemediğin zaman abartıyorsun zaten. Süleyman’ın özelliği, 46 yıl tahtta kalmış olması mesela. Adamın iktidarla çok Shakespearean bir ilişkisi var. Kral Lear gibi bir hikaye. O yüzden de çok ilgi çekiyor. Orayı fethetmiş, burayı fethetmiş... Bunlarla ilgili değil bu. Bu tamamen bir iktidar hikâyesi. Çocuğunu öldürüyor, köle bir kadın var, bu kölenin kraliçe olma hikâyesi var, inanılmaz bir hikâye. Pargalı’nın hikâyesi var; bir anlamda başbakan ve kendini hanedanın ortağı görüyor. Aynı zamanda serasker, aynı zamanda Rumeli Beylerbeyi, Anadolu Beylerbeyi ve bütün makamlara onu getiriyor, kız kardeşiyle evli ve bu yetkiyi veren Süleyman. Ve sonra da onu öldürüyor. İlgimizi çeken aslında buradaki hikâye. Bizim imparatorluk tarihimizde de buna benzer bir sürü hikâye var. Bu tür tartışmalar her yerde var. Mesela Lincoln’de de gördük.

Tarihçinin işi bunları konuşmak
Durul: Üstad-ı azam tarihçilerimiz var ya her cümleye “Ya konuşturmayın beni!” diye başlayanlar. Senin tarihçi olarak işin, bunları konuşmak değil mi? Onlar bize çok saldırdılar. Onların yapamayıp, bu dizinin yaptığı aslında tam da bu. Söyletmeyin dediği şeyi söylemek.

Yağmur: Eski sinemacılar söylerdi. Mesela geçenlerde Türkan Şoray sansürle ilgili “Şimdiki sinemacılar çok şanslı” demiş. Hiç de öyle değil aslında, bu yıllardır Türkiye’de sanatın en büyük problemidir. Bugüne özgü bir sey değil ve bugün , bu sansürün ne kadar önemli olduğunu anladım. Bu sanatı ve sanatçıyı oldukça engelleyen bir şey. On sene önce dokunulmayacak şeyler başkaydı, şimdi ise bambaşka.

Durul: Herkes malzeme arıyor. O yüzden bu konuyla ilgili hiçbir yere çıkmadık. Çıkacaksın diyelim, bir tane tarihçi, bir tane politikacı... “Bunların arasında işimiz ne!” diyorsun. Hiçbir zaman bulaşmamak lazım çünkü mesleklerimiz farklı. Sinemayla ilgili bir tartışmaysa eğer, girersin ama politikayla ilgili bir tartışmaya niye gireyim! İşim değil ki bu benim, hiç de anlamıyorum. Öyle saldırılar, suçlamalar oluyor ki, acaba bir cevap mı vermek lazım diye düşünüyoruz.



Erol Günaydın bir yürüdü, aynı babam!

Yağmur: Biz önce Erbaa’ya gittik mekân bakmak için. Içeri girer girmez, atmosfer o kadar tanıdık geldi ki… Mesela Celal, tip itibarıyla babamıza çok benziyor. Engin’le ilk sahneyi çekeceğiz, kamerayı koydu. Bir yürüdü Engin, hemen kestik sahneyi, çok kötü olduk. Aynı babam gibiydi. Nasıl olduysa, bir şekilde öyle oldu yani. O kadar çalıştık, ilk kez kameraya çekerken gördük onu. Aslında gerçekten sinemanın öyle bir şeyi var, oyuncunun bir şekilde kamerayı hissettiği bir an var, sinema bence tam olarak o. Oraya bir şey koyarsın ve o şey realize olur. Sinema orada oluşuyor. Hazırlık yaparken öyle bir şey oluşmadı. Sinemada üslup olarak gerçekçiliği çok sevmiyoruz ama gerçeklik çok önemli bir konu. Bu çok önemli; durum ne kadar absürt olursa olsun, onu gerçekmiş gibi yapmaya çalışıyoruz. Vavien analitik zekayla yaptığımız bir film değil, hislerimizle yaptığımız bir film. Kullandığımız teknolojinin gerçekliği bozmamasına çok dikkat ettik.
(Tamamı bu ayki OT dergisinde)