Mükemmel olan sıkıcıdır

Mükemmel olan sıkıcıdır
Mükemmel olan sıkıcıdır
Alev Ebüzziya, geleneksel bir dili yeniden yaratırcasına ürettiği işleri sayesinde uzun yıllardır dünya çapında tanınan bir isim. Alev Ebüzziya ile Galeri Nev'de devam etmekte olan yeni sergisi vesilesiyle konuştuk.
Haber: Müge Büyüktalaş / Arşivi

Danimarka hayatınızda önemli bir yer teşkil ediyor. Oraya gitmeye nasıl karar verdiniz? 
Danimarka’ya 1962’nin sonunda gittim. O zamanlar Danimarka dünyanın en önemli ‘design’ merkeziydi. Daha kimsenin ‘tasarım’ adını kullanmadığı yıllarda çok önemli bir merkezdi. İyi ki de gitmişim. Kraliyet Porselen Fabrikası’nda özgün sanatçı olarak çalıştım. İlk defa orada yüksek pişirimli çamurla tanıştım. Fabrikaya girmeden önce iki ay da küçük bir atöylede çalıştım. Melike Abasıyanık ile beraber gitmiştik. Fabrikaya da beraber girdik. Melike porselen kısmına girmişti, ben de yüksek pişirimli çamur kısmına. Çalıştığımız atölyede ilk kez elime yüksek pişirimli toprak aldım. Tabii ki yüksek pişirimli toprağın dilinin ne olduğunu bilmeme imkân yoktu. O nedenle İstanbul ’da ürettiğim işler gibi işler üretmeye başladım. Daha sonra Royal Copenhagen’de çok önemli ustaların yanında çalıştım. Orada çok şey öğrendim. O zaman anladım ki her çamurun bir dili var. 

Ailenizde hem Osmanlı hem de Cumhuriyet tarihinde sanat ve tasarım alanında önemli katkılar sağlamış isimler var. Böyle bir ortamda büyümek sizi nasıl etkiledi? 

Babamın büyükbabası Tevfik Ebüzziya, Tasvir-i Efkâr gazetesini yayımlamış. Döneminin ilk modern gazetesi. Sonra Tasvir olmuş ismi. Aynı zamanda kendisi Türkiye ’nin ilk tasarımcısı sayılıyor bugün. Nitekim bir sergi yapılacak, bir de kitap çıkarılacak. Leipzig’de ödüller kazanmış. Kitap, mobilya tasarımları yapmış, halı bile dokumuş o dönemlerde. Ailemin bu anlamda büyük bir zenginlik barındırması da bir şanstı benim için. Çocukluğumdan beri sanatçılar, profesörler arasında büyüdüm. Başından beri dişçi olmayacağım belliydi. 

İşlerinizin kendine has bir dili ve tavrı var. Bu dilin gelişiminde sizin yaratıcı dünyanızı en çok neler etkiledi? 

Hep içimden geldiği gibi davrandım. Nitekim Royal Copenhagen’da çalıştığım zaman da yaptıklarıma bakan başustadan “Seramik böyle olmaz; ağır olmalı, oturaklı olmalı, gri olmalı, kahverengi olmalı” diye bir hayli azar işittim. İlk sergimde çok büyük parçalar yapmıştım. Bu sefer de gazetede çıkan bir eleştiride “Ne zannediyor bu gençler; böyle büyük parçalar yapıp satabilecekler mi?” diye bir yazı çıktı. İki gün sonra sergimi görmüş olan çok önemli bir mimar geldi ve büyük parçalarımdan on parça yapmamı istedi. Oranın çok önemli bir binası için. Bildiğim ya da içimden geldiği gibi davrandım hep. 

Çömlekçiliğin tarihi neredeyse medeniyet tarihine eş düşüyor. Bu tarihsel mirasın etkisinin yanı sıra renk ve dokularınıza ilham veren unsurlar nelerdir? 

İlham kaynağı tek bir şey değil. Yaşadığımız, gördüğümüz, biriktirdiğimiz ve biriktirmediğimiz her şey. Bir şeyden esinlenmek bile bir birikim gerektiriyor. Birden esinlenen büyük dâhiler vardır, ben hiç öyle değilim. Bu bir birikim, çocukluğumdan beri tutkuyla sevdiğim; mesela deniz, eski Anadolu çömlekleri, anneanne tencereleri , dağın ortasında kalmış bir taş, kendi başına kalmış bir ağaç... Bunlar beni hep çok etkiledi. Bunun tarihsel tarafını alırsak eski Mezopotamya. Asur heykellerine bayılıyorum. Yokmuş gibi olup da var olan kasları, etraflarını titreten ağır duruşları, bir Giacometti heykeli, bir Mısır piramidi beni çok etkiledi. Nereden esinlendiğimi işi üretirken bilemiyorum. İş çıkınca görüyorum. Hep içinizi deşen bir şeyler var. Onlar çıkıyor ortaya. Melih Cevdet’in çok güzel bir yazısı vardır. Yıllar önce okumuştum: “Yaptığınız iş sizden her zaman bir adım ileridir” diyor. O işe bakıp siz bir adım daha atabilirsiniz. Önünüzdeki iş hep sizden daha iyi olacaktır. Böyle bir gelişme olabiliyor çalışırken. Yaptığım işe bakıp kesinkes eleştiriyorum kendimi. Onu ben yapmasam başkası yapacak. Mükemmelliği de aramıyorum. Mükemmelliği aramak büyük de bir budalalık bence. Mükemmellik kadar can sıkıcı bir şey düşünemiyorum. Ama doğru olması, yerinde bitmesi; onu arıyorum yaptığım işte. Renkle, yüzey çalışmasıyla, formuyla bir bütün olması. Nitekim boşluk da çok önemlidir. Bir çanağı gösteren dışı kadar içidir de. 

Seramiğin sanat olup olmadığı bir tartışması hâlâ konuşulabilir bir konu olma özelliğini devam ettiriyor. Kendinizi bir sanatçı olarak görmekte zorlandığınız oldu mu? 

Bu kargaşa her yerde var. Mesela Phillips de Pury müzayede evinde seramikçileri ‘design’ kısmına koyuyorlar. Bu böyle! Bunu değiştiremeyiz ama en azından hanım sayfalarından çıktık ve ‘design’ kısmına girdik. Bu da bir aşama olsa gerek. Ben işlerimin sanat olup olmadığını tartışacak değilim, bu bana da düşmez. Ben kendimi her zaman ağır çalışan bir işçi olarak konumladım ve öyle de olmak istiyorum. Ama seramiği savunmak zorundayım. Bazı seramik elbette ki sanattır, bazısı da değildir. Seramiğin özellikle el işleri olarak, zanaat olarak kabul edildiği gerçek. Ama bir yandan da ne kadar çok resim görüyoruz ki zanaatın bir milim ötesine geçemiyor. Eğer bu ölçü kullanılacaksa her yerde kullanılması gerekir. Tanıdığım pek çok önemli seramikçi birçok ülkede sanatçı olarak kabul ediliyor.
Hayat boyu toprakla uğraşıyor olmak size neler kattı?
Beni çok mutlu kılıyor. Toprakla didişmek çok hoşuma gidiyor. Her zaman benim dediğim olmuyor. Bazen toprağın dediği oluyor. Sonunda iyi kötü bir anlaşmaya varıyoruz. 

Atölyede genellikle vaktiniz nasıl geçer? 

Çok konsantre. Yalnız çalışıyorum. Yardımcım yok. Sorun onda değil de en ufak bir yazı, büro işini bile kendim yapıyorum. O nefretle yaptığım bir iş ama profesyonelce yapmaya çalışıyorum. Sabah 10 gibi başlıyorum işe. Büyük bir çanağın çıkması, toprak işinin bitmesi en az 6 saatimi alıyor. Bir başladığınız zaman tüm gerginliğinizin, sinirinizin ve çabanızın içine geçmesi gerek. O sinirin de yansıması gerek. O yüzden bir saat ara vereyim de devam edeyim gibi bir şey söz konusu değil. Uzun bir nefes gibi çalışıyorsunuz. Akşamüstü 6 gibi bitiyor işim. 

Danimarka öncesinde Almanya’da Höhr-Grenzhausen’de geçirdiğiniz iki yıl var. O yıllardan da bahseder misiniz? 

İlk Almanya’ya gittiğimde 1960-62 yıllarında tam bir işçi gibi Alman seramik fabrikalarında çalıştım. Çok da kötü fabrikalardı. Ama bana inanılmaz bir disiplin ve mutluluk getirdi. Bunlar bana çok şey kattı. Fabrikayı içinden öğrendiğim için çok mutlu oldum. 

Sanat hayatınız oldukça önemli başarılarla dolu. Bir sanatçı olarak böylesi vakur bir duruşu korumayı başarmanızdaki etken nedir? 

İnsan istedikten sonra hiçbir şey zor değildir. Ben böyle büyüdüm. İnsan ürettiği kadar vardır. Bir de mümkünse mesleğine bir yenilik getirmek önemli. Bu benim iliğime kazınmış bir yerde. Aileden aldığım terbiye de budur. İngiltere’de okula gönderildiğim zaman babam beni karşısına aldı. 13.5 yaşındaydım. Dedi ki: “Çok ayrıcalıklı bir aileden geliyorsun, çünkü okuma ve yazma biliyorsun. Seni İngiltere’ye göndermek kolay değil, senin için de kolay olmayacak. Ama İngilizceyi buradan daha iyi öğrenirsin. Unutma ki fakir bir ülkenin çocuğusun ve öğrendiğin her şeyi memleketine borçlusun”. 13 yaşındaki bir çocuk için ağır bir vasiyet ama ben bunu anladım. O yüzden hiçbir zaman zorluktan kaçınmadım. Kolay iş nedir bilmiyorum ki. İyi iş kolay olmaz.