Mütevazı rock star'la iki gün

Mütevazı rock star'la iki gün
Mütevazı rock star'la iki gün

FOTOĞRAF: GAVIN EVANS

Nick Cave'in tam 20 yıl aradan sonra gelen 'Bunny Munro'nun Ölümü' adlı ikinci romanı dünyayla aynı anda Türkçe'de. Bu nevi şahsına münhasır adamla önce özel söyleşi, sonra imza gününde ikinci buluşma... Başlı başına bir hikâye...
Haber: SANEM SİRER / Arşivi

1989 yılında yazdığı ‘Ve Eşek Meleği Gördü’ ülkemizde birkaç yıl önce yayımlanan Nick Cave,
20 yıllık aranın ardından yeni bir roman yazdı: ‘Bunny Munro’nun Ölümü’. Siren Yayınları, ‘Bunny Munro’nun Ölümü’nü Avi Pardo’nun çevirisiyle Türkiye’de yayımlamakla kalmadı, bendenizi de Londra’ya yollayıp Cave ile bizzat görüşmemi sağladı. Roman, kapı kapı dolaşıp kozmetik ürünleri pazarlayan bir kadın avcısıyla dokuz yaşındaki oğlunun Brighton banliyölerinde geçen son yolculuğunu trajedi ve mizah öğeleriyle örülü olarak anlatıyor.
Nick Cave gibi bir rock star roman yazdı mı, büyük olay oluyor. İmza günleri, özel söyleşiler, okumalar... Yazarla konuşma şansı yakalamamın dışında, kitabın İngiltere lansmanı için düzenlenen çeşitli aktivitelerden olan, Londra’daki ilk imza gününe de katıldım. Karşımda asık suratlı bir rock star değil de, yeni romanından heyecanla bahseden bir yazar buldum.

Leş otellerden lükslerine
Akşam 17.30’da görüşeceğiz Nick Cave’le. The Langham Oteli’nde buluşacağız. Riskli bir karar alıp yürüyerek yola çıkıyorum. Yanıma Siren Yayınları okurları için 10 adet ‘Bunny Munro’nun Ölümü’ almışım ki, işler iyi giderse, fırsat bu fırsat yazarın imzasını rica edeceğim.
Oteli bulmak inanılmaz zor! Sonunda kapısında melon şapkalı görevlilerin beklediği tarihi görünümlü ve ultra sosyetik Langham’a ulaşıyorum. İçerisi sırf mermer. Romanda Brighton’ın leş otellerine detaylı güzellemeler düzen Nick Cave’den bu kadarını beklemezdim. Bu kadar lüks adamı bozar. Yarım saat sonra çay için otelin restoranında buluşacağız. İçeri göz atıyorum, bir piyanist klasik bir şeyler çalıp söylüyor: ‘Start spreading the news’... Kayıt cihazı bu gürültüde çalışır mı?
İçerisi loş ve garip; herkes takım elbiseli neredeyse. Kibarca orada ne aradığımı soran görevliye Angela Robertson’la görüşeceğimi söylüyorum. Angela Robertson, ‘Bunny Munro’nun Ölümü’nün İngiltere’deki yayıncısı Canongate’in halkla ilişkiler elemanı.  Görüşmeye dakikalar kala ortalıkta kimselerin olmamasından işkilleniyorum hafiften. 
Ortama benim kadar yabancı görünen, çizgili plaj elbisesi giymiş genç bir kadın telaşlı telaşlı dolanıyor etrafta. Telefonu elinde, evet bu o, Angela Robertson. Bana selam veriyor, sonra ortadan kayboluyor ve yanında Nick Cave ile beliriyor.

Sodalı çay saati
Nick çok, çok uzun boylu bir adam. Siyah, ince beyaz çizgili bir takım elbise giymiş. Elimi sıkıyor. Diğer elinde tuhaf görünümlü, eskice bir evrak çantası var. Bunny Munro’nun numune çantasını andırıyor biraz. Boynundaki kolyenin ucunda kocaman bir Çin ejderhasının kafası göze çarpıyor. Ayağında yıpranmış, klasik, kösele ayakkabılar... Sakalsız, bıyıksız, 90’lardan kalma imgesi kafamda olan Nick Cave bu. Bir değişiklik yok. Kitap için çektirdiği lansman fotoğraflarında pala bıyıklarıyla oldukça agresif duruyordu. Şimdi daha tanıdık yüzü, cana yakın. Odanın çok gürültülü olduğunu, kayıt için daha sessiz bir yere geçmemiz gerektiğini söylüyor. Rahatlıyorum.
Langham’ın barında küçük, yuvarlak bir masada Nick Cave ile karşılıklı oturuyoruz. Angela barın uzak bir köşesinde bekliyor. Nick Cave masaya iPhone’unu yerleştiriyor, ben kayıt cihazımı. Türkiye’den onunla görüşmeye gelmiş olmam karşısında şaşırıyor. Attığım sayısız mesajı bilmiyor elbette. Avi Pardo’nun çevirdiği, bizim de aylardır hazırladığımız ‘Bunny Munro’nun Ölümü’nü çıkarıp gösteriyorum. “Kapak çok güzel” diyor. Kapaktaki figürü işaret edip “Michael Hutchence’a benziyor” diye ekliyor, “Arkadaşım.” Sonra düzeltiyor, “Arkadaşımdı.” “Biliyorum” diyorum. Röportaj garip bir notada mı başlıyor? Ortamın lüksüne, Nick Cave’in beklediğimden katbekat daha cana yakın olmasına rağmen garip bir notayla başlıyor işte röportaj. Ve nedense içim rahatlıyor.
Bir garson patates cipsi getiriyor masaya. Çay saati olmasına rağmen ikimiz de soda içiyoruz. Nick Cave, ‘Bunny Munro’nun Ölümü’nü yönetmen John Hillcoat’un ricasıyla bir senaryo olarak yazdığını söylüyor önceden. Prodüksiyon için para bulamayınca rafa kalkmış. Turnedeyken öylesine başlamış yazmaya hikâyeyi, altı haftanın sonunda romanı tamamlanmış. İngiltere’de romanın, müzikleri Nick Cave ve Warren Ellis tarafından hazırlanmış sesli kitap versiyonu piyasada. Bir de iPhone için aplikasyon yapmışlar. Hem sesli hem elektronik metin; dileyen Nick’in metni okurken video kayıtlarını da görebiliyor. Çok heyecanlı bunlardan bahsederken Nick Cave. “Albüm nasıl bittiyse, kitap da bitecek” diyor, “Elektroniğe döneceğiz.”
E-kitap okuyup okumadığını soruyorum. iPhone’unu kaldırıp “Bununla birilerini nasıl arayacağımı zar zor öğrendim” diyor.
Romanın kurgusunda David Lynch’i çağrıştıran unsurlar olduğundan konu açılıyor. ‘Mulholland Drive’ ve ‘Blue Velvet’i çok sevdiğini ama mantık örgüsünde kopukluklar olduğunu düşündüğü diğer filmlerinden hazzetmediğini söylüyor Lynch’in. Romanı yazarken nelerden etkilendiğini soruyorum. Gülüyor. “Bunu bana şimdiye kadar kimse sormadı ama sorarlarsa diye bir liste yaptım” diyor ve evrak çantasından bir kâğıt parçası çekip alıyor. Açıklama da getiriyor bu arada, çok disiplinli olduğunun söylendiğini ama bunun doğru olmadığını, sadece yaptığı işe odaklandığını belirtiyor. Bir yerlerde beste yapmak ve söz yazmak için bir ofis tuttuğunu okumuştum. Gözlerimin önünde sabah kahvaltısını edip eline evrak çantasını alarak masa başında oturacağı ofisine albüm hazırlıkları yapmaya giden bir Nick Cave canlanıyor. Ama kitabı turne sırasında, otel odalarında ve otobüslerde, el yazısıyla defterine yazmış.
Liste ilginç bu arada: Nicholas Roeg’un ‘The Walkabout’ filmi, Valerie Solanas’ın ‘Erkek Doğrama Cemiyeti Manifestosu’, Safire’ın ve John Berryman’ın şiirleri (“Tanrısal!” diyor) ve Markos İncil’i.
David Lynch’in tüm işlerini sevmese de romanda yaratmaya çalıştığının, yönetmenin sinemada başardığı gibi bir etki olduğunu iddia ediyor. Bir David Lynch filminin ardından sinemadan çıkan kişinin gerçeklik algısı bir süreliğine nasıl sekteye uğruyorsa, romanın da okuru öyle bir dünyaya çekmesini sağlamaya çalışmış. 

Ana rahmine giden yol
‘Bunny Munro’nun Ölümü’nün kimilerince Bret Easton Ellis’in ‘Amerikan Sapığı’na benzetildiğini ve kadın düşmanlığı ile itham edildiğini söylüyorum. “Ellis’i severim” diyor, “Daha kötü kitaplarla da kıyaslanabilirdi. Ama Ellis’in aksine ben okurun Bunny’ye anlayış duyabileceği bir platform oluşturmaya çalıştım.” Mizojini (kadın düşmanlığı) ithamlarına hazırlıklı. Erilliğe karşı bir eleştiri getirdiğini, elbette ki kadın düşmanı olmadığını belirtiyor. “Romanda Bunny’nin anne figürü eksik” diyorum. Mahcup mahcup gülümsüyor. “Biliyorum” diyor, “Ama hikâyede yeri yoktu.”
“Bunny’nin kadın ve özellikle kadın cinsel organına olan düşkünlüğünden ana rahmine dönmek istediğini çıkarabilir miyiz?” diyorum. İkimiz de gülüyoruz bu anlamsız soruya. “Deniyor diyelim” diyor, “Ama yolunu bulamıyor.”
Barda gürültü ve kalabalık giderek çoğalıyor. İçerideki centilmenler ve hanımefendiler, aralarına sızmış rock star’a dönüp de bakmıyorlar bile. Sürreel bir ortam. Tanrı’ya inanıp inanmadığını soruyorum. “Kişisel bir Tanrı’ya inanmıyorum” diyor, “Ama yarattığım tüm karakterler için bir de Tanrı yaratırım.” Çok şefkatli, çok düşünceli, çok yumuşak konuşuyor. Dünyaya şiddet merceğinden baktığını söylüyor. Şiddetin her şeyin kalbinde olduğunu... “İnsan olmanın telafisi yok” diyor, “Özrü de.”
Romandaki çocuk karakter Bunny Junior’ın oturmuşluğundan bahsediyorum. Dikkatle dinliyor beni. Çocuklarıyla ilişkisi nasıl? Kendi çocukluğunu pek hatırlamadığını söylüyor. Çocukları Bunny Junior’a benzemiyorlarmış.
Dışarıda hava giderek kararıyor. Kitapta bahsi sıkça geçen Kylie Minogue ve Avril Lavigne’in nasıl tepki verdiklerini soruyorum cinsel organlarına odaklanmış Bunny Munro karakterine. Gülüyor. Avril Lavigne’i tanımıyormuş ama alınmayacağını umuyor. Kylie’ye bir mektup yazıp karakteri Bunny Munro adına özür dilemiş. “Ama” diyor, “Sorumluluk alması gerekir Kylie’nin de biraz. O lame külotu gerçekten giydi. İngiliz erkeğinin zihninde Kylie’nin yeri sarsılamaz.”
Telefonu çalmaya başlıyor, süremizi yarım saat kadar aşmışız. Getirdiğim kitapları imzalayacak mı? Evet! Ertesi gün imza günü var, orada da görüşebiliriz ancak “Çok kargaşa olur” diyor. 10 kitaptan dokuzunu imzalayıp birini o tuhaf görünümlü evrak çantasına atıyor. “Sen hakikaten Türkiye’den buraya röportaj için mi geldin?” diyor. “Evet” diyorum. “Çok teşekkür ederim” diyor, “Gez, dolaş ama.” “Tamam” diyorum, “Çok vaktim yok ama gezeceğim, dolaşacağım.” Elimi sıkıyor tekrar, tekrar teşekkür ediyor. Mütevazılığı karşısındakini yücelten cinsten. Ayağa kalktığında bir kere daha ne denli uzun boylu olduğunu düşünüyorum. Dev gibi bir adam Nick Cave. Cüssesi dahil. “Görüşürüz” diyor. Görüşeceğiz, evet. 

Nick diyor ki: ‘Ah, yine sen!’
İmza günü dolayısıyla Piccadilly Circus Waterstone’s mağazasının önü tıklım tıklım. Waterstone’s, İngiltere’nin en önemli zincir kitapçısı ve bu şube, zincirin en büyük mağazası.
Hava mevsim için fazlasıyla sıcak ve güneşli. Gündüz buraya uğradığımda mağazadakiler insanların sıraya girmek için ta öğle vakti dizildiklerini söylemişlerdi ama inanmamıştım. Doğruymuş.
Fosforlu sarı, bizim trafik polislerininkileri andıran Waterstone’s yelekleri giymiş kitabevi görevlileri yolun ortasında ve güneşin altında bekleyenlere sıra fişleri dağıtıyorlar. Sadece 150 kişinin
imza alması garantiymiş. Benim gibi son bir saat içinde gelenler, yedekler sırasında. Yedeklerin de fişleri var elbette. Benim numaram 166. Yedeklere fişleri verilirken aynı sözler tekrarlanıyor: “Limitimizi aştık. Siz yedeksiniz. Gerisi Nick’e kalmış. Keyfi yerindeyse kitabınızı imzalar, burada beklemenin garantisi yok.” Sistem bu işte. Fotoğraf da yasak.
İnsanlar çoğunlukla yalnız gelmiş. Daha deli dolu ve genç bir kalabalık bekliyordum aslında. Eski toprak goth’larla yeni yetme emo’lar bir arada... Ama sıradakiler genelde sıradan görünümlü, akıllı uslu tipler. Takım elbiseli adamlar, orta yaşlı kadınlar ve kitaplarına gömülmüş ergenler... Bekleyenlerin çoğu bir yandan imzalatacakları kitabı okuyor. Kimileri başka kitaplara dalmış. Philip Roth görüyorum birinin elinde. Bir başkasında Sarah Waters. Biz yedekler, şimdilik gölgede bekliyoruz en azından. Garantili imzanın bedeli güneş altında dikilerek geçirilecek birkaç saat.
Sadece iki parça imzaya izin var. Sıradakiler sabırla bekliyor. Arkamda bekleyen kız telefonda konuştuğu arkadaşına işi kırıp buraya geldiğini söylüyor. Yine de yedeğe kalmış. Yoldan geçenler kalabalığa tuhaf tuhaf bakıyorlar. Evet, tüm bunlar bir imza için.
Sıra ilerliyor. İmza başlamış olmalı. Tüm gün taban teptikten sonra duruyor olmanın ferahlatıcı bir yanı da var aslında. Sıradakilerin görünümlerinin sıradanlığı ürkütücü neredeyse... Punk’lara ne oldu mesela? Hani punk ölmemişti!
Görevliler sırayı tanzim etmekle meşguller. Az önce gelen adam Nick’in keyfinin yerinde olduğunu söyledi. Yedekler de artık imza garantisi aldılar. Yavaş yavaş ilerliyoruz. Bir görevli imzada ithaf için yazılacak isimleri belirteceğimiz post-it’ler dağıtıyor. Organizasyon bu kadar kusursuz olabilirdi ancak.
İçeri, sonra bir kat yukarı alındık. Çantalar güvenliğe bırakılıyor. Nick Cave, siyah takım elbise giymiş, önünde suyu ve kahvesi, bir masada oturuyor. Merakla bakıyor insanlara ve imzadan önce ve sonra karşısındakinin elini sıkıyor. ‘The Weeping Song’ çalıyor Waterstone’s’da. Sonra ‘The Ship Song’ başlıyor. İşte bu. ‘The Ship Song’ çalıyor ve benim sıram geldi.
Nick diyor ki: “Ah, yine sen! Nasılsın, ne yaptın bugün? Dışarılara çıktın mı? Gezdin mi? Parklara gidebildin mi?” Sonsuz bir şefkat... Evet, her yere gittim, parklara da gittim, hatta o kadar yordum ki kendimi, buraya nasıl geldim bilemedim. “Ben bütün gün otel odasına tıkıldım kaldım” diyor. Eylül ayında 27 derecelik güneşli hava İngiliz toprakları sakinlerini dağıtmış. Adamın aklı kalmış belli... Aklı sokaklarda kalmış. Ama çalışıyor işte, herkes gibi. Kendi kitabımı imzalatıyorum. Vedalaşıyoruz.
Karısı Susie Bick bir köşede bekliyor, yanında Canongate’in elemanları. Upuzun ve siyah boyalı saçlar, bembeyaz ten ve içeride olmamıza rağmen gözünde kocaman güneş gözlükleri. Ortamdaki en gotik insan sanırım Nick Cave’in karısı Bick. Kitabın İngiltere baskısının editörü de orada. Herkes heyecanlı. Susie ile tanışıyorum. Pek kibar. Oyuncak tavşan alıp duruyormuş kocasına. Herkesin, karısının bile, ondan bahsederken çekinir gibi bir hali var.
Nick bana, “Gez dolaş buradayken” diyor, “Görüşürüz.”
Ben de tam onu yapacağım işte.