Mutlu şarkı yazmak, yeni bir dil öğrenmek gibi

Mutlu şarkı yazmak, yeni bir dil öğrenmek gibi
Mutlu şarkı yazmak, yeni bir dil öğrenmek gibi
İkinci albümü 'Biraz Gülmek İstiyordum'u yayımlayan Melis Danişmend, "Biraz gülmem lazım diyerek yola çıktım ama kendimi yine karanlık tarafta buldum" diyor.
Haber: ELİF EKİNCİ - elif.ekinci@radikal.com.tr / Arşivi

İlk albümü ‘Daha Az Renk’le ‘dertli gönüllere giren’ Melis Danişmend ikinci albüm için kolları sıvarken “Benim biraz gülmem lazım” demiş ve yola koyulmuş. Söz ve müzikleri -yine- bizzat kendisine ait ikinci albümü ‘Biraz Gülmek İstiyordum’ gerçekten de ‘biraz’ güldürüyor insanı. Çok az ama. Gerisi yine hüzün, dram, keder... 

“Benim kadar hüznü seven yok” diye açılıyor albüm. Mutsuz biri misiniz?
Bazen evet, bu kadar mutsuzum. Aslında bu mutsuzluğumu herkesle paylaşmayı tercih etmem ama ironik bir şekilde, albüm yapıp herkesle paylaşıyorum, farkındayım. Ben sanırım mutsuzluğumu şarkı formunda anlatabiliyorum. Konuşmak, o kadar çok negatif hissi dile getirmek beni yoruyor ve sıkıyor. Tabii ikiz kardeşime ve çok yakın birkaç arkadaşıma anlatırım, konuşurum, ama o da belli süreler içinde. Sonra sıkılıyorum anlatmaktan. Bu albümde bunu biraz daha esprili bir dille anlatmaya çalıştım aslında. Çünkü zaten ilk albüm ‘Daha Az Renk’te yeterince teferruatlı anlatmıştım hüznü ne kadar sevdiğimi. Bu kez işin komedi boyutunu yansıtmaya çalıştım. Hani hüzne boğulmuşken kendinize dışarıdan bakıp güldüğünüz anlar olur ya, öyle... İlk şarkının adı bile komik bence; ‘Hüzün, Dram, Keder’. 

Ben pek gülemedim albümü dinlerken...
Öyle mi? Ben artık gerçeklik algımı mı yitirdim acaba? (Gülüyor) Söz açısından bakıldığında, yine hakikaten kırık bir durumu anlatıyor genel olarak, pozitif bir şey anlattığını söyleyemeyiz. İlk albüm ‘Daha Az Renk’te çok fazla hüzne boğmuş durumdaydım ama öyle olmasını da istiyordum, bundan mutluydum yani. Ancak konserleri verip artık yavaş yavaş ikinci albümü kafamda şekillendirmeye başladıktan sonra yavaş yavaş “Benim artık biraz gülmem lazım” dedim. Çıkış cümlem buydu. Şarkıları ilk hazırlamaya başladığım zamanlarda kendimi hep pozitif bir tarafa çekmeye çalışıyordum. Hatta bir gün kendi kendime, yeni bir dil öğrenmeye çalışıyor gibiyim diye düşündüm. Bilmediğim sulara doğru yüzmeye çalışıyorum ve epey bocalıyorum, sonra karanlık tarafa doğru gitmeye başladım tekrar zaten. (Gülüyor) 

Gülmeyi başarabildiniz mi peki?
Bazı noktalarda. Mesela ‘Erik’i yazarken ya da bazı şarkıların satır aralarında kendi kendime çok güldüğüm oldu. İlk albüm kadar siyah ya da gri olduğunu düşünmüyorum bu albümün. İlk albüm her şeyiyle daha içe dönüktü, bunda daha fazla renk olsun istedik. 

Albümün son şarkısı ‘Işıklar Sönerken’, sanki içindekileri dökmüş, o defteri kapatmışsınız gibi bir his uyandırıyor.
Aynen öyle. Bütün albümde söyleyeceklerimi söyledim, o da bir veda konuşması gibi bir şey oldu. ‘Işıklar Sönerken’, aynı zamanda, benim ilk defa piyano çaldığım, ilk defa piyano çalarken şarkı söylediğim ve ilk defa kaydettiğim şarkı; o açıdan da özel. 

Albüm yapmak defteri kapatmaya yardımcı oluyor mu gerçekten?
Albümler benim için hep bir dönemi kapatmaya vesile oluyor. Enteresan bir tarafı var o açıdan. Albüm basıldığında o kadar mutlu oluyorum ki, artık bambaşka şeyler hissettiriyor o albüm bana. 

Albümde bütün söz ve müzikler size ait. Nasıl bir süreçti şarkı yazma süreci?
Yoğun bir süreçti ama bir haftaya ya da aya yayılan değil de o ana yayılan bir yoğunluk. Ben bunu hep bir elektrik akımı gibi düşünüyorum. Seni not almaya iten, akım gibi bir şey geliyor. O gelince bir an önce içinden çıkarmak istiyorsun. O yüzden, elimin altında ne varsa o anda, peçete, fatura, cep telefonu, hemen yazıyorum. Kitap yazmak gibi değil yani. O an önemli, o an ne çıkarsa o. Albümün kayıt sürecinde de anlar önemliydi, o yüzden ‘Gölgemde Dinlenmeye Gel’ hariç, bütün albümü hücum kayıtla kaydettik. Girdik, çaldık, çıktık. Sahnedeki o enerjiyi albüme yansıtmak istedik çünkü. 

Bu kadar düşük tempolu şarkılar yapmak sahnede dezavantaj olmuyor mu size?
‘Daha Az Renk’ ilk çıktığında, davulsuz, çok sade bir albümdü. Ben de sahneye o şekilde taşıdım; akustik ve basgitar, piyano ve vokal olarak çıkıyorduk sahneye. Sonra 2011 Rock’n Coke için Burak Gürpınar’la bir araya geldik. Şarkıları daha sert düzenledik ve sahneye Burak’la çıktık. Konserleri akustik ve sert olmak üzere ikiye ayırdık. Burak’la çıktığımız o sert konserler çok ilgi gördü. Mesela o konserlerde büyük bir coşku oluyordu, hiç sakin olmuyorduk sahnede. Davulun sahnedeki enerjisi çok başka çünkü. 

Şarkı sözleriniz fazlasıyla ‘içinizden’. Duygularını anlatmaktan pek hazzetmeyen biri olarak, bazen sahnede “N’apıyorum ben ya?” dediğiniz oluyor mu?
Ben her an her türlü şeyi düşünüyorum sahnede. ‘Ne yapıyorum burada, ne kadar komik bir durum bu’ dediğim de oluyor, ‘Ne kadar özel bir durum, iyi ki buradayım’ dediğim de oluyor. Çok güzel mesajlar alıyorum bazen mesela. Yaptığımız pek çok insanla tanışmayı, çalışmayı gerektiriyor. Gazetecilikte de öyledir ya hani... Radikal’de çalışırken de röportajlardan hep hafifleyerek ve pek çok şey öğrenerek çıkardım. Zaten bilinçli olarak, beni tatmin ettiği için bu işleri yaptım/yapıyorum. 

Peki siz mutsuzken ne dinlersiniz?
Mutsuz şarkılar dinlerim. Benden adam olmaz. (Gülüyor) Mutsuzken funk dinleyen, elektronik müzik ya da ne bileyim rock dinleyen arkadaşlarım var. Ben tutup en damar şarkı neyse onu açar, düşünmeye başlarım. İşte “benim kadar hüznü seven yok” gibi şarkılar öyle zamanlarda çıkıyor. 

20 gün telefonsuz yaşadım. Yaşanıyor...

Blogunuzda 20 günlük bir telefonsuz yaşam deneyimini kaleme almışsınız. Nasıl bir tecrübeydi?
Telefonumu çaldırdım ve birkaç gün sonra buldum aslında. Ama bir kere karar vermiştim, inadımdan vazgeçmedim; biraz da 2012 yılında 20 gün telefonsuz kalma tecrübesini merak ettim. Çevredeki insanlar da çok büyüttü, “Yapamazsın”, “İyi şanslar” filan dediler, sanki uzay mekiğine binip uzaya çıkıyormuşum gibi bir tavır takındılar, sanırım o da beni motive etti. Ama yaptım. 20 gün boyunca ankesörlü telefondan, ev telefonundan konuştum insanlarla. Her yere erken gitmeye çalışıyordum kimseyi bekletmemek için. Anadolu yakasında oturuyorum, bir gün vapuru kaçırdım, haber veremiyorum, vapurda tanıdık arıyorum, yok; büfeye gidip “Vapurlarda ankesörlü telefon bulunuyor mu?” diye sordum, adam güldü, “Yok” dedi ama bu arada arkasında bir telefon monteli duvara, farkında bile değil. İnternet olduğu müddetçe, telefonsuzluk insanı o kadar da etkilemiyor. Esas büyük deneyimin internet kullanmamak olacağını üçüncü gün anladım. Fakat ona girişemeyeceğim artık, o çok zor, imkânsıza yakın.