'Müziğim benim gölgem'

'Müziğim benim gölgem'
'Müziğim benim gölgem'
Danimarka'nın müzik âlemine son armağanlarından Oh Land, yarın akşam Parkorman'daki One Love sahnesinde. Her tarafından yıldız karizması akan çok yönlü müzisyene bağlandık, sorularımızı sorduk.
Haber: ASYA ROBINS / Arşivi

Nanna Øland Fabricius, nam-ı diğer Oh Land, 2008’de ‘Fauna’ albümü ile hayatımıza Danimarka’dan girmişti. Ondan beri iki albüm daha çıkaran müzisyen, kendine özgü tarzı ve gizemli sesi ile hızla dünya çapında büyük ilgi topladı. Cumartesi günü gerçekleşecek One Love Festival performansından önce talihsizce sonlanan dans kariyeri, günümüzün müzik dünyası ve kendi zevkleri hakkında konuştu. 

Müzisyen bir aileden geliyorsunuz, anneniz bir opera şarkıcısı babanız ise org çalıyor, bunun müziğinize büyük bir etkisi olmuş olmalı. Nasıl bir çocukluk geçirdiniz?
Çocukluğuma hükmeden kavram özgürlüktü. Annem ve babam çoğunlukla nerede olduğumu bilmezdi; akşam yemeğinde evde olduğum sürece her şey yolundaydı. Etrafta arkadaşlarımla ve hayvanlarımla oynardım, oldukça sosyal bir çocuktum. Bana bir şey yaptırabilmenin tek yolu arkadaşlarımı da dahil etmek olduğundan annem ve babam bana piyano çaldırmak için mahallemizdeki bütün çocukları eve çağırarak birlikte çalmamızı sağlardı. Gelişme dönemimde müzik sosyal bir unsurdu, samimi ya da üzücü anlarda bile bir başkasıyla paylaşılırdı. 

Küçükken hayatınızı değiştiren bir kaza geçirdiniz ve sonucunda gerçekten hayatınız değişti. Çoğu kişi böyle bir durumda pes ederdi, siz nasıl devam edebildiniz?
Nasıl yapılırsa yapılsın zor. Yalnızca hiçbir şeyin sonsuza dek sürmeyeceğini bilmek lazım, günler melankoliyle birbirine girse bile her zaman ağlamanın sonu geliyor. Hiç kimse ömrünün sonuna kadar ağlamıyor. Değişiklikleri kabullendikten sonra dünyaya farklı bir gözle bakmak, diğer fırsatları değerlendirmek, sevginin her yerde olduğunu görmek ve bunun bir parçası olmak istemek gerçekten çok güzel. 

Danimarka küçük bir ülke... Müzik ortamı nasıl? Küçük ama yaratıcı bir ortam var, bir sürü ev stüdyosu bulunuyor. Müzik, kültürümüzün önemli bir parçası. Özellikle yazın konserlerde bir araya geliriz. 

Son derece bohem bir ortamı olan Brooklyn’de yaşam nasıl? Orada yaşamaya neden karar verdiniz?
Brooklyn’de yaşamayı çok seviyorum. Dünyadaki en sevdiğim yer olduğunu söyleyebilirim. Küçük butikleri ve tek tip ürün satan mağazalarıyla bir köye benziyor. Latte’leri ve laptop’larından vazgeçemeyen modern hippie’ler için bence harika bir yer (gülüyor). Yaşadığım yer olan Williamsburg’da çoğunlukla genç insanlar yaşıyor ve her zaman ilginç bir şeyler oluyor. 

İnternet çağına girince insanlar kendilerini ve müziklerini daha kolay gösterebilir hale geldi. 2014 yılında müzik yapmakla ilgili ne düşünüyorsunuz? Rekabetçi bir ortam mı?
Yaşım kaç olursa olsun müzik yapmayı seviyorum ama onu çevreleyen satış gibi şeyler hakkında düşünmekten pek hoşlanmıyorum. Bende stres yaratıyor. Ama bu konuda da yaratıcılığımı kullanmak hoşuma gidiyor ve şarkıları piyasaya çıkarmak için yeni yollar buluyorum. Bu açıdan 2014’ün benim için mükemmel zamanlama olduğunu söyleyebilirim. Ayrıca dünyanın çeşitli yerlerindeki hayranlarımla etkileşim halinde olabildiğim için de çok şanslı hissediyorum. 

İlk albümünüzden bu yana nasıl değiştiniz? Müziğiniz gelişti mi?
Ben yaş aldıkça, doğal olarak müziğim de gelişti. Müziğimin gölgem gibi olduğunu düşünüyorum, her zaman o anki durumumu yansıtıyor. Şu sıralar tarz olarak ‘Fauna’ya benzeyen birkaç şarkı kaydediyorum ve yapımcılığını da ben üstlendim. Arada bir değişiklik yapmak eğlenceli oluyor. 

Müzik videolarınız çok profesyonel ve enteresanlar. Görsel sanatlara da ilgi duyuyor musunuz?
Kendimi bildim bileli görsel sanatlara ilgi duyarım; ergenlik döneminde resim ve çizim yapardım. Hatta bir zamanlar belki o yöne eğileceğimi bile düşünüyordum. Ama benim için temel mecra film çünkü en sevdiklerimi bir araya getiriyor; ses, performans, görsel sanat ve hikâye anlatma. Dolayısıyla müzik videosu konseptleri geliştirmek ve hayata geçirmekten çok keyif alıyorum. 

Sizce sanatçılar müzikleriyle dünyaya mesaj vermeliler mi? Böyle bir göreviniz olduğunu düşünüyor musunuz? Sanatçıların mesaj vermesinin harika bir şey olduğunu düşünüyorum, çünkü içtenliğine inanıyorum. Bob Marley gibi... Ama daha yumuşak, üstü kapalı mesajlar bile bir o kadar güçlü olabiliyor. Örneğin, insanlara anlaşıldıkları hissini vermek gibi. Kendinizi açtığınız zaman dışarıda bir yerlerde sizin nasıl hissettiğinizi anlayan birileri oluyor ve şarkınız sayesinde iki yabancı olmaktan kurtuluyorsunuz. Bu fikir benim hoşuma gidiyor. Dünya genelinde paylaşılan duygulardan görünmez bir ağ yaratarak insanların birbirine bağlı hissetmesini sağlıyorsunuz. Ben de bunun için uğraşıyorum. 

Şu sıralar en çok dinlediğiniz müzikler neler? İlk 5 şarkıyı paylaşır mısınız?
Şu sıralar yeni albümümün kayıtlarını yapıyorum, dolayısıyla editlemek ve düzeltmek için çoğunlukla kendi şarkılarımı dinliyorum. Ama şu sıralar en çok dinlediğim beş şarkı şöyle:
‘Time after time’, Cindy Lauper
‘Can’t make you love me’, Bonnie Raitt
‘Day-o’, Harry Belafonte
‘Life on Mars’, David Bowie
‘I see Fire’, Ed Sheeran 

Oh Land’ın gelecek planları neler?
Bu yıl içinde yayımlanmasını umduğum yeni albümüm için kayıt ve prodüksiyon yapıyorum. Gerçekten çok heyecanlıyım ve yeni albümümü Türkiye ’deki hayranlarımla paylaşmak için sabırsızlanıyorum.