Müzikte yılın bombası: Gaye Su Akyol

Müzikte yılın bombası: Gaye Su Akyol
Müzikte yılın bombası: Gaye Su Akyol
Gaye Su Akyol, 29 yaşında. Ortaokuldan beri müziğin içinde. Arkadaşlarıyla dört grup kurup dağıtmışlığı var. Ne zaman ki Gezi oldu, arkadaşlarının her biri bir yere dağıldı, iş başa düştü. Ve ilk solo albüm 'Develerle Yaşıyorum' geldi. Albümü dinleyen herkes Gaye Su Akyol'un sesine de 'yeni' tınlayan müziğine de hayran. Rakı kokan şarkıları '2014 model klasik Türk müziği böyle olur' dedirtiyor. Gaye Su Akyol'u takdimimizdir.
Haber: MUHSİN AKGÜN - muhsin.akgun@radikal.com.tr / Arşivi

Gaye Su Akyol söyleşisi için Uskumruköy’de iki katlı müstakil bir evdeyim, menajeri Müge’yle (Büyüktalaş) birlikte. Eve girdiğimde kahvaltısının sonlarında bir grup karşılıyor bizi. Sonrasında öğrendim ki gerçekten grupmuşlar, müzik grubu. Gözlerim Gaye Su’yu arıyor ama… Yarım saat sonra Gaye Su çıkıp geliyor bir yerlerden, sonradan anlıyorum ki ‘kabuğundan’… Tanıştıktan sonra, onun tadının da rakı gibi olduğunu anlıyorum; keyifli ama acı! Başlıyoruz...

29 yaşında nereden çıkıyor bu sözler ya da 29 yaşına kadar nerede tuttun bu kadar sözü…
Bence bu işlerin yaşla hiç alakası yok. Neyi nasıl hissediyorsun, nasıl ifade ediyorsun, için kaç yaşında, ölü müsün hayatta mısın, mutlu musun... Mesele bu. Bir de; edebiyata, felsefeye, şiire hep çok meraklıydım. Babamın (ünlü ressam Muzaffer Akyol) etkisi var, Cemal Süreya, Melih Cevdet Anday, Özdemir Asaf, Can Yücel’le anıları, arkadaşlıkları, okuduğu şiirler, anlattığı yarı fantastik hikayeler, gerçekle ‘Big Fish’ arası bir yerde. Şiir yazdığım bir defter vardı, hala saklıyorum. Altı yaşında ‘Deli Gönül’ diye bir şiir var mesela, tam bir trajedi;
“Deli gönül artık çok geç elvada
Kıyamete kadar yaşanmaz bu dünya
Yanlış yaşamak hayat gibi
Bu gözler de yanlış senin gibi”
Baya saçma! Henüz altı yıldır dünyadasın, artık nasıl bi sıkılmışlıksa (gülüyor)... Bu melankolinin kökünü takip edebilsek nereye çıkar hiç bilmiyorum. Keza zaten ilk grubumuz, okul gruplarını geçiyorum Mai. Sonra Toz ve Toz, devamında Seni Görmem İmkansız. Bu gruplara baktığımızda da aslında sözlerde, üslupta hep bir yandan latifeler, espriler, bir yandan melankoli, aşık edebiyatı, öbür taraftan saykodelik, gerçeküstü durumlar, uzaydan, fizik ötesinden, bilimkurgudan bahseden hikayeler...


FOTOĞRAFLAR: MUHSİN AKGÜN

Gruplar tarihinden bahseder misin?

Ortaokulda Olimposlular... ‘Right Here Waiting For You’ diye bir şarkı vardı -daha kötü bir şarkı seçemezdik herhalde- onu cover’layıp okul yarışmasında birinci olmuştuk. Yıllar sonra Can Tan’la Mai’yi kuruyoruz, sene 2003. Ardından 2007’de Toz ve Toz var yine Can ve Taylan Turan’la. Bu artık saykodelyanın tavan yaptığı grup. Sonra Tuğçe Şenoğul’la Seni Görmem İmkansız grubu geliyor. İki kişiyiz bu sefer. Synthesizer’lar, klavyeler ve iki kadın vokal. Biraz böyle bir tarafı karanlık. Albüm kaydetmeye karar vermiştik. Sonra Gezi oldu. Herkes bir yerlere dağıldı. Baktık ki bir süre daha toparlanacak gibi değil, ben de yıllardır yaptığım şarkıları hayalimdeki gibi kaydedip mümkünse plak formatında yayımlamak istedim. Dinlemek istediğim müziği -grupla ya da tek- kaydetmek istiyordum. Amaç burada insanlara o müziği, o fikri taşımaktı.

Albüm süreci nasıl gelişti?
Ali Güçlü Şimşek’le, Barlas Tan Özemek’le aynı evde yaşıyoruz. Şarkıları çalıyorduk sürekli. Sonra parçalar iyiden iyiye bir yere geldi, oturduk bizim evin salonunda, basta Barlas, gitarda Ali Güçlü, davulda ben albümü kaydettik. Üzerine Görkem Karabudak keman, cümbüş, klavye çaldı. İki parçada Alican Tezer davullarıyla eşlik etti. Barlas, Doktor, Ali Güçlü miks’ledi. Albümü Büyük Ev Ablukada’nın kurduğu Olmadı Kaçarız Plakçılık’tan bastık. Bartu, Cembir, Alican, Mert, Gülin ve bütün BEA ekibi ‘Develerle Yaşıyorum’un bu hale gelmesi için ellerinden geleni yaptılar. Kartonetinden klibine kadar her şey komün işi. Grup ruhuna inanıyorum. Bu müzik de özünde grup müziğidir. Sadece adı Gaye Su Akyol. İçinde olan herkes yaptığımız müziği, albümü besleyip dönüştürdü. 



Burada şahit olduğum bu komün hayatı grup tarihinde de hep var mıydı?
Evet.

Nasıl oluyor semt mi değişiyor sadece?
İnsanlar, olaylar, semtler değişiyor, ruh aynı. Sevdiğin, birlikte müzik yaptığın dostlarınla birlikte yaşamak -hem de yaşını başını almışken- büyük lüks. Semtler değişiyor, şartlar değişiyor ama o his kalıcı. Aslında aynı evde yaşayan reşit olmuş çocuklar gibiyiz. Sürekli oyun oynuyoruz ve bize karışan, “Hadi eve gel artık” diyen kimse yok. Komün hayat güzel. Mesela dost olamayacağım ya da birlikte takılamayacağım biriyle müzik de yapmam.

İyi çalıyor olsa bile mi?
Yok abi. Bunun turnesi var, konseri, oturup muhabbet etmesi var, rakısı, kahvesi var; olmaz yani. Katlanamadığın birinin ya da az sonra ne söyleyeceğini hiç merak etmediğin birinin yaptığı iş de zaten pek cezbetmiyor. Bu önemli bir gösterge bence. Muhabbeti tatsızsa yaptığı iş de yüksek ihtimalle öyledir (gülüyor). Şu an iyi olsa bile yaş ilerlediğinde...

Bu kadar ortak yaşadığın bir hayatta nasıl yalnız kalıyorsun, biriktirdiklerini kağıda dökme süreci nasıl oluyor?Kaçarak, alanlar yaratarak. Bir de şöyle bir durum var; bir insanla gerçekten dost olabildiysen, yanyanayken de yalnız kalabiliyorsun. Kimse zorla bir şey anlatmak zorunda hissetmiyor. 10 saat sessizce otur. Bu rahatlık seni koruyor. Ayrıca evde özel bir alan var, bazen oraya kaçarım. Kabuğa çekilmek gibi, kimse dokunmaz. Şimdi bu sessizliği hissetmemiz gerekiyor mesela. Bunu yakaladığın insan doğru insandır. Şarkıları da bazen o aralarda yazıyorum, bazen çok saçma bir anda aklıma bir söz ya da melodi geliyor, hemen kaydediyorum sonra icabına bakıyorum. Bazen uzun bir süre hiçbir şey yazmam, çizmem, sonra üstüste bir sürü şarkı… Sürekli bir şeyler yapmak zorunda da hissetmiyorum kendimi, öyle dostlar alışverişte görsün durumu yok. Aylaklık iyidir.



Albümün, sesinin ve hayatının üzerindeki bu klasik Türk müziği etkisi nedir?

Bilinçaltımızda, anılarımızda bunlar var. Bunu reddedemeyiz. 80’lerde çocukluğu, 90’lar sonunda ilk gençliği yaşamış biri olarak, bütün bunlar -albümdeki dantel baskıdan tut da, Rakınrol’a, klasik Türk müziği’nin işin içinde oluşuna dek- her şey aslında bilinçaltındaki o birikenlerin yüzeye çıkması. Neden kaçalım ki? Aslında tek başına hiçbir şey iyi ya da kötü değil. Bizim gerçekliğimiz de bu, böyle bir ortamda büyüdük. Bunlarla yaşadık, e tabii bunları anlatacağız.

Albümünün üzerinden biraz daha açıklasan bu klasik Türk müziği kısımını…
Bedri Rahmi akademide öğrencilerine “Sarımsak yiyen sarımsak kokar” dermiş. Bu da o hikaye işte. 80’lerde gözümüzü açtık, Nalan Altınörs’ler, Yıldırım Bekçi’ler, TRT 1, radyolar.. Zeki Müren o dev yüzükleriyle bir yandan, Müzeyyen Senar efelenerek öbür yandan.. Hayatta duyduğun ilk şeyler bunlar. Rakı sofrası adabından tut da kelime oyunlarına kadar, bütün bunların metafor olarak ya da anlam olarak birleştiği bir nokta olarak görülebilir klasik Türk müziği. Usüllerde, kelimelerde, anlatımda müthiş bir zenginlik var. Osmanlı saray ekolünden tut, Dede Efendi’lere, Münir Nurettin Selçuk, Avni Anıl’lara kadar bu adamların kelime ve üslubuna baktığın zaman hem divan edebiyatı, hem aşık edebiyatı var, hem de kimi eserlerde modernize edilmiş bir dil hakim. Gözümüzü açtık, bunları duyduk. Dayımla bir yandan Deep Purple, Jimi Hendrix dinlerdik, biraz daha büyüyünce Nirvana, Sonic Youth... Evde ‘Ah Tut-i Mucize Guyem’lerden ‘Bir İlkbahar Sabahı’na hep bunlar çalardı. Cumhuriyet sonrası dönem, Safiye Ayla, Müzeyyen Senar, 60’lar, 70’ler, uzay çağı, 80’lerde doğudan batıya yaşanan göç, fantazi arabesk etkileşimleri, synthesizer kaynaklı TSM şarkıları derken olay iyice fantastik yerlere gidiyor. “Rüyalarda buluşuruz” ya da “Yıldızlara baktırdım fallarda çıkmıyorsun” filan ne acayip sözler.. Ee işte bilinçaltında bunlar olunca ‘Develerle Yaşıyorum’ gibi bir albüm çıkıyor ortaya.



9 şarkının sözleri ve bestesi sana ait. Özellikle sözlerdeki Türkçe hakimiyeti, kelime oyunları ve sürekli şarkılarda geçen derin aşk mevzularıyla ilgili neler söylersin?Ne diyim; “Bir offf çeksem karşıki dağlar yıkılır”...

Müzisyensin, ressamsın ve antropologsun. Nesin sen?Ünvanlar çok sınırlı. Hiçbiriyim. Bu sıfatları üstüne giydiğin anda kapladığın alanı daraltmaya başlıyor, korse gibi...

En sert eleştiriler ve giydirmeler bu uğraşılarından resimle ilgili… Ne dersin haklı olabilirler mi?
Öyle mi? Bu ara yükselen değer galiba (gülüyor)... Herkesi memnun etmek, herkesin fikirlerini, işlerini onaylamasını beklemek çok kötü bir alışkanlık. Bu müzik, resim ya da herhangi başka bir şey için böyle.. Sen yaparsın, birileri nefret eder, birileri bayılır. Muhteşem olan kısmı da bu. Art Brut, KOBRA, Naive gibi ekollerden; Jean Dubuffet, Misaki Kawai gibi ressamlardan; şizofrenlerin, akademik eğitim almamış ressamların, outsider’ların resimlerinden etkilenen biri olarak, yaptığım işlere kitleler bayılsaydı bu şaşırtıcı olurdu!



İlk rakı sofran?

Hatırladığım ilk rakı masası, babamın dahil olduğu karma bir serginin açılış gecesi. Çok uzun ve geniş masalar, insanlar hatırlıyorum.. Bir kavga dövüş vardı, tabaklar havada uçmuştu.

Röportajı yayımlarken girişine yazacağım kısa bölümde ‘Onun da tadı rakı gibi; keyifli ama acı’ diye bir cümle yazacağım. Katılır mısın? Akide şekeri gibi hissetmiyorum, doğru (gülüyor)! Bir takım kodlar var ya sosyal hayatta, insan ilişkilerini ayakta tutan, iletişimi körükleyen. Doğru zamanda kahkaha atmaktan tut da doğru vücut diliyle konuşmak gibi. Ben o konularda galiba biraz güdüğüm ve pek umrumda değil. Sosyal dünyada, hayatta daha rahat kalabilmek için o kodları taklit edebilmen gerekiyor. Bunun yarattığı bir kaçma ihtiyacı da var. İnsanlarla sürekli konuşacak bir şey bulmaya çalışmak, kötü bir espiriye gülmek ya da gündelik zırvalardan kaçıp derinleşmek ve hep o derinde muhabbeti tutmak o kadar kolay değil, zaten gerekli de değil. Birçok insan gündelik şeylerle daha çok ilgileniyor. Ona ayak uyduramadığın ölçüde “Biz bununla anlaşamıyoruz” diyip çekiliyorsun.

Şöyle bir ‘rakı sofrası’ yapsan…Hayvan yemediğimi söyleyerek konuya başlayayım. Peynir, barbunya, şaksuka, patlıcan salatası, bir kere bunlar önden gelirse çok güzel olur. Bi rara karpuz girebilir. Rakının yanında da mantar sote, ondan hemen önce bir puf böreği, peynirli. Rakı dediğin şey, zaten çok yemek kaldırmaz. Hadi doymaya gidiyoruz diye bir şey değil benim için. Müzeyyen Senar eşlik etsin bize, tamam zaten.

Sofranda kuralların var mıdır?
Kurallar demeyelim; herkesle rakı içilmez.

Güzelliğine övgü çok. Ama izlediğim konserinde de şahit olduğum senin kitlenin daha çok votka ile çeşitli karışımları içmeyi tercih eden bir kalabalık. Sahneden nasıl görünüyor bu durum. Sen rakıya övgüleri düzerken..
Herkesin motivasyonu başka (gülüyor). Güzelliktir, gelir geçer. Zamana bir şey bırakabiliyor muyuz, mesele o. 100 sene sonra tozumuz kalmayacak çünkü. Bakınız ‘Zaman Asla Affetmez’!

Konserlerinde ‘Yaz Gazeteci Yaz’ şarkısını, sözlerini değiştirip Gezi’den geçirerek yorumluyorsun. Gezi direnişinin de bu albüme bir katkısı var mıdır?Var tabii. Yalnızca albümü değil, her şeyi derinden etkiledi. Çok büyük bir şey oldu Gezi’de. Umutsuzluğa kapılmış milyonlarca insan özgürlüğü için tek bir güç olup mücadele etti. Faşizme karşı tarihteki en etkili sivil direnişlerden biriydi. Sadece Türkiye için değil dünya için de bu böyle. Etkilerini ilerleyen yıllarda daha da çok göreceğiz, her anlamda. Çünkü cehalet geri kalmaya mahkumdur; özgürlük zamansız ve evrenseldir.