My name is Joe dünyayı kurtaran Joe

My name is Joe dünyayı kurtaran Joe
My name is Joe dünyayı kurtaran Joe
"Öykü önemli değil, bana aksiyon sahneleri, güzel ve sert kadınlar, kaslı erkekler, kurşun yağmuru ve bir-iki espri de yeter" diyorsanız 'G.I. Joe: Misilleme', belli ölçülerde beklentilerinizi karşılayabilir.
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

Dünya hali ne de olsa… Yaşlı gezegenimizi bazen Bond, bazen CIA, bazen ‘süper kahramanlar’, bazen Cüneyt Arkın, bazen de Zülfü Livaneli’nin ‘Ada’ parçasında altını çizdiği gibi ‘Güzellik’ kurtarıyor. Bu haftanın mönüsünde yer alan ve 3D teknolojisiyle çekilmiş aksiyon filmine göre de ‘görev sırası’ özel bir birlik olan ‘G.I. Joe’larda. Hoş, Hasbro şirketinin 1964’te piyasaya sürdüğü oyuncaklar peşi sıra çizgi dizi ve çizgi roman olarak popüler kültürdeki hacmini genişletmiş ve 2009’da da film olarak karşımıza gelmişti. Dolayısıyla bugün salonlarımıza uğrayacak olan ‘G.I. Joe: Misilleme’ (G.I. Joe: Retaliation), ‘G.I. Joe: Kobra’nın Yükselişi’nin (G.I. Joe: The Rise of Cobra) tam olmasa da bir tür devamı niteliğinde. İlk adımda hem karakterleri hem de ‘arkası yarın’a dönüşmesi muhtemel bir öykünün sunduğu atmosferi tanıyorduk. Ayrıca ilk filmde yönetmen koltuğunda özellikle ‘Mumya’ serisiyle tanınan Stephen Sommers oturuyordu. Bu kez yapımcılar sanırım “Yönetmenin pek bir önemi yok, oyuncu kadrosuna ama daha önemlisi üç boyutlu aksiyon sahneleriyle vakit geçirin” demek istemişler sanki.
‘G.I. Joe’gillerin ‘Misilleme’ faslında, ilk filmden aşina olduğumuz kötülerden Kobra örgütü ve Zartan, bir yolunu bulup Beyaz Saray’ın yönetimini ele geçiriyor. Baskın yiyen iyilerden hayatta kalan üç kişi de; Roadblock, Jaye ve Flint, yollara düşüp hem kendilerine tuzak hazırlayanlardan intikam almaya hem de ‘Başkan’ın ayağını kaydırmaya çalışanları -ki iki eylemin de failleri aynı ekip- yok etmeye çabalıyorlar. Bilin bakalım bu mücadeleyi kim kazanıyor?..
Hollywood, daha ucuz ölçekli yapımlarla (evet, yine ‘Argo’ya getireceğim sözü) alt perdeden propagandasını yapıp İran’a yönelik olası bir harekâtın psikolojik savaşını verse de bu tür pahalı oyuncaklarda, daha çok eski komünistlerle mutlaka ve mutlaka Kuzey Kore’ye vuruyor. ‘G.I. Joe: Misilleme’ de Kuzey Kore’ye yapılan (ve bu esnada düşmanı her zaman olduğu gibi salak gösteren) bir operasyonla açılıyor. Ama film bu coğrafyada ve meselede fazla vakit kaybetmiyor, gerçek düşmandan kendine ait kötüleri sahaya sürüyor.


En iyisi Pryce

Açık söylemek gerekirse tüm bu filmlerdeki klişeler (hain tuzaklar, hâlâ zinde ve sisteme bağlı eski bir komutan, güzel ama güçlü kadınlar, ekip ruhu, ‘takımı tekrar topluyoruz’ refleksi vs), teker teker sahneye gölgesini aksettiriyor.
Filmin kendine özgü tadını ise Ninja savaşçıları ve yüksek dağların huzurunda, baş döndürücü bir atmosferde gelişen ve her biri akrobatik özellikli ve Uzakdoğu’nun dövüş sanatlarıyla bezeli ölümcül mücadeleler veriyor. Yüzleri kapalı savaşçılar ya da ‘Elvis kılıklı Bruce Lee esintili’ büyümüş Karate Kid’ler de cabası… Esprileri ise her zaman olduğu gibi Amerikan tarafı üstleniyor: Her türlü eylemin ortasında durup özlü bir söz söyleme ve mutlaka bir espri yapma sorumluluğu ‘GI Joe’lara düşüyor elbet.
İlk filmde olmayan Dwayne Johnson (Roadblock) ve Bruce Willis (General Colton), öykünün ‘günümüz konjonktürü’yle söylersek ‘akil’ insanları… Diğer karakterlere göz atarsak Adrianne Palicki (Jaye) güzelliği, Arnold Vosloo (Zartan), Ray Stevenson (Firefly) kötülüğü, Byung-hun Lee (Storm Shadow) -bana kalırsa- kafa karışıklığını, rapçi RZA (Kör Usta) de karizmayı temsil ediyordu. Öykünün en klas tiplemesine yani ‘Başkan görünümlü Zartan’a da büyük aktör Jonathan Pryce hayat veriyordu. Zaten filmde en beğendiğim espriyi de o yapıyordu (yazıyı filmi izledikten sonra okuduğunuz varsayımıyla aktarıyorum): Firefly, gerçek başkana hafiften işkence yaparken bir yumruk vuruyor ve “Bu vergi artışı için” diyor. ‘Zartan görünümlü başkan’ ise kendi adamına sitemde bulunuyor: “Sanki vergi veriyorsun da…”

İyi ama İran nerede?

İlk film bir anlamda Amerikalıların Fransızlara olan nefretini kusuyor ve Eyfel’i yok ediyordu. Bu kez de Londra böylesi bir saldırıya uğruyor ama bunun İngiliz düşmanlığıyla bir ilgisi var mı, bilemiyorum. Bir de bence öyküde mantık hatası olarak mı, yoksa ABD’nin ‘resmi’ tezlerine karşı bir tavır olarak mı değerlendirmek lazım, bilmiyorum ama şöyle bir veri sunuluyor: Nükleer silaha sahip ülke sayısı ABD’yle birlikte sekiz ve bir müzakere dolayısıyla bu ülkeler toplanıyor. Mesele şu: Peki ama nükleer güce sahip olduğu için sürekli ‘suyunun ısındığının’ altı çizilen İran nerede? Neyse öykünün gerçekliğini Kuzey Kore’yle halletmek senaristlere yetmiş anlaşılan.
Sonuç? Aksiyona eyvallah da biraz da şöyle ilgi çekici bir öykü derseniz, “Bu film sizin için doğru seçenek değil” derim. Son bir bilgi: Kamera arkasında 2011 tarihli ‘Justin Bieber: Never Say Never’ adlı belgeselin yönetmeni Jon M. Chu oturuyor.