Napolyon mu, tefeci mi?

Rod Steiger, Amerikan sinemasında ender rastlanan türde bir aktördü. Karakterlerini, rolünü ciddiye alırdı.
Haber: SEVİN OKYAY / Arşivi

Rod Steiger, Amerikan sinemasında ender rastlanan türde bir aktördü. Karakterlerini, rolünü ciddiye alırdı. Halis Metod yöntemlerine uyarak, film çekimi boyunca o karakter olmayı sürdürürdü. Ona (sonunda) Oscar getiren Gecenin Sıcağında / In the Heat of the Night'ın yönetmeni Norman Jewison, güneyli şerifi oynayan Rod'la çekim boyunca anlaşmanın imkânsız olduğunu söylüyor. Aktör, çetrefil güneyli şivesini set dışında sürdürüyormuş çünkü. 1960'lı yıllardan önceki Amerikan sinemasında
'aktör' sıfatını tam anlamıyla hak eden iki aktörden biri olduğunu söyleyenler de var: İkincisi de, onunla Rıhtımlar Üzerinde
/ On the Waterfront'ta birlikte oynayan Marlon Brando. Steiger, bir Sylvania ödülü aldığı ve Oscar'a aday olduğu filmde, Brando'nun boksör karakteri Terry'nin karanlık işlere bulaşmış, hırslı ağabeyi Charley Malloy'u oynamıştı. İkisinin bir arabanın arkasında oturduğu ve Brando'nun kendisini kullanmaya çalışan ağabeyine bağırdığı sahneyi unutmak mümkün mü? "Klas sahibi biri olabilirdim! Şampiyonluk maçına çıkabilirdim!"
Dört dörtlük karakterler
Ama Steiger hayranlarının, her rolün rahatlıkla üstesinden gelen aktörün en çok iki filmini beğendikleri anlaşılıyor. Biri, Napolyon'u oynadığı Sergey Bondarçuk filmi Waterloo, biri de Nazi katliamından kurtulmuş, Harlem'e yerleşmiş Yahudi tefeci Sol Nazerman'ı oynadığı Tefeci / The Pawnbroker. Kendisi de en çok bu performansını severdi, hatta Oscar'ı ona yanlış filmle verdiklerini düşünürdü. İyi oyuncuların iyi kompozisyonlar sunduğu filmde, yıldız gibi öne çıktı, herkesin aklında o kaldı. Oysa yıldız olmayı da sevmezdi hiç. Waterloo'da ise Elba'ya sürgüne gitmeden önce saraydan ayrılırken Fransız bayrağını öptüğü sahne unutulmaz bir sahnedir. Brando dahil, hiç kimsenin perdede Napolyon'un ruhunu öylesine yürek burkucu bir şekilde yakalayamadığını söyleyebiliriz.
Rod Steiger, 'düz rol' diye bir şey olmadığına inanırdı. Ona göre her rol, dört dörtlük bir karakterdi. Metod ise insanın bir rolle şahsen bağ kurmasına yarayan bir yöntem. Böylece seyirciyle de insani bir ilişki kurabilirdin. "Her sanatın özünde iletişim yatar. Aktör de seyirciye merhaba deme ihtiyacı duyan adamdır." Rolü ne kadar küçük olursa olsun, perdeye elektrik saçardı.
Önce tiyatroyla televizyonda, sonra sinemada irili - ufaklı birçok karakteri canlandırmıştı. Bunların hepsinin de onun tanımına uygun olduğu kesin. Hepsi, dört dörtlük karakterlerdi.
Rodney Stephen Steiger, 14 Nisan, 1925'te New York, Long Island'da doğdu. Annesiyle babası, şarkılı - danslı bir sahne şovunu güç bela yürütmeye çalışan sanatçılardı. Rod'un doğumundan kısa süre sonra ayırdılar. Annesi yeniden evlendi, Rod kavgalı dövüşlü bir evde büyüdü. Kendini alkole vuran annesini meyhane meyhane dolaşıp arar, eve getirirdi. On beş yaşında özgürlüğünü ilan etti, evden kaçtı. Sonraları bunu, "Alkol ailemi mahvettiği için" diye açıklayacaktı. Bir yıl sonra yaşı konusunda yalan söyleyip Donanma'ya girdi, İkinci Dünya Savaşı boyunca Güney Pasifik'teki bir destroyerde torpedocu olarak çalıştı.
Bütün bu hayat tecrübelerinin üzerinde hayli etkisi oldu, tabii. Savaş yılları onun barışçıl bir tavır benimsemesine yol açtı. Bu yüzden de, General Patton önce kendisine önerildiği halde, senaryonun savaşı yücelttiğini düşünerek reddetti. General'i George Scott oynadı, Oscar aldı. Bu reddediş,
Steiger'ın hayatta pişman olduğu ender kararlarından biridir. Parçalanmış, işlevini yitirmiş aile hayatı da, yıllarca boğuştuğu bir depresyona neden oldu. Steiger, psikanalistlerde geçen yıllardan edindiği ruhdaşlıkla, ruh ve akıl hastalıkları çeken insanların sorunlarıyla yakından ilgilenir, dertlerini dinlerdi. Bir başka sorunu da, fazla kilolarıydı. Boğazına düşkün bir insandı, zaman zaman 120 kiloyu aştığı olurdu. Bir de evlilikleri var, tabii ama, buna sorun demek mümkün mü, bilemiyorum. Olsa olsa gençlik sorunlarının yansımasıdır. Rod Steiger beş kez evlendi. Geçen hafta kalp ve böbrek sorunlarından öldüğünde, beşinci eşi aktris Joan Benedict'le evliydi.
"Gene görüşürüz"
Actors Studio'ya girdikten sonra onu okulun yöneticileri Elia Kazan ve Lee Strasberg yönlendirmişti. "Bana içten dışa oynamasını öğrettiler" diyordu. "Sahte bir sesle rolümü okumaktansa, hikayedeki diğer insanlarla konuşmasını onlardan öğrendim." Psikanalizin de oyunculuğuna katkısı olduğunu düşünürdü. Bazen biraz fazlaya kaçtığı olurdu. The Big Knife'ta stüdyo patronu Harry Cohn'u oynarken
havaya girip Jack Palance'i o kadar aşağılamış ki, Palance onun kafasına birkaç plak atmış. Steiger de seti ve stüdyoyu terk etmiş. Sonradan barıştıkları söylenir. Oscar aldığı yıl Audrey Hepburn törende adını okuyunca, hayretler içinde sahneye çıkıp onun elini öpmüştü. Konuşmasını yaptıktan sonra da, rol arkadaşı Sidney Poitier'e bir reveransla teşekkür etmişti. "Bana önyargıyı anlatarak performansımı güçlendirmemi sağlayan dostluğunla verdiğin keyif için" demişti. Nasıl ölmek istediğini soran bir gazeteciye de, "Ölmek istemiyorum," diye cevap vermişti. "Ama kamera önünde olursa aldırmam." Ne yazık ki ülkesi onun da dediği gibi "gençliğe tapan ve ölüme karşı isterikçe
korku duyan" bir ülkeydi. Ona gitgide gelişen oyunculuğunu sahneleme fırsatını ileriki yıllarında pek tanımadılar. Olsun, bize eskiler de yeter. Rod Steiger'a, mezartaşına yazılmasını istediği cümleyle veda edelim: "Gene görüşürüz."