Ne kadar 'gerçek'!

Ne kadar 'gerçek'!
Ne kadar 'gerçek'!
'jOBS' filmi 'Gerçekte böyle mi oldu' tartışmasını alevlendirdi. Sinema dünyasında kısa bir gezinti, bu tartışmanın hemen her biyografik filmde yaşandığını gösteriyor. Belki de doğrusu 'gerçekte böyle oldu' takıntısına kapılmamak...
Haber: ERMAN ATA UNCU - erman.uncu@radikal.com.tr / Arşivi

En dramatik olması gereken sahnelerin Saturday Night Live skeçlerini aratmayacak gülünçlükte seyretmesi veya Ashton Kutcher’ın “Steve Jobs da kambur yürüyormuş” diyerek kitsch bir Quasimodo gibi performans parçalaması değil sorun. Apple’ın kurucularından Steve Wozniak’ın, bu hafta gösterime giren Steve Jobs biyografisi ‘Jobs’a en büyük itirazı, kendisinin filmdeki yansıtılma şekli. Malum, Steve Jobs’un nasıl da devrimci bir kahraman olduğunu vurgulayabilmek için tam tersi istikamette yol alan, onun kadar cesur olamayan karakterlere ihtiyacı var. Joshua Michael Stern imzalı Steve Jobs hikâyesinde de bu figürlerden biri Wozniak (ya da ‘Woz’). Jobs’un ‘kişisel bilgisayarlar dünyanın geleceği’ tiradına Woz’un filmdeki cevabı: “Ama kimse kişisel bir bilgisayar almak istemez”… Tabii ki Woz böyle bir konuşmanın olmadığı konusunda ısrarlı.

Kimin hayatı, kimin hikâyesi?

Tartışma, fikir ayrılığı biyografik filmler için yeni bir şey değil. Özellikle de Steve Jobs gibi etkisi halen yürürlükteki ikonlar söz konusuysa. Zira böyle durumlarda çoğunlukla konu edilen kişiye dair fikir ayrılıkları da tazeliğini koruyor. Misal Jobs örneğinde Ashton Kutcher, Wozniak’ın eleştirilerini, senaryosu, alanının yıldızlarından Aaron Sorkin tarafından yazılacak başka bir Jobs filmine danışmanlık yapmasına bağlamış. (Özür dileriz Kutcher ama Sorkin’in Apple hikâyesinden üç dönüm noktasını yarımşar saatlik gerçek zamanlı sekanslar halinde kurgulayacağı bir Jobs biyografisi, kulağa daha heyecan verici geliyor.) 

Tatou seksi değil mi?

Benzer bir durumu dört sene önce Chanel biyografilerinde de yaşamıştık. Chanel’in şimdiki baştasarımcısı Karl Lagerfeld, moda ikonunu ‘Coco avant Chanel’de canlandıran Audrey Tautou’yu yeteri kadar seksi bulmadığını söylemiş, tasarımcının hayatından başka bir bölümün aktarıldığı ve Anna Mouglalis’in oynadığı ‘Chanel ve Stravinsky’yi desteklemişti. Diğer Coco projeleri hakkında da eleştirilerini – müdanaya falan hiç başvurmadan – dillendirmeye devam eden Lagerfeld, bir TV prodüksiyonunda modacının ileri yaşlarını canlandıran Shirley MacLaine için “Chanel’i canlandırmak istiyorsa 14 kg zayıflaması gerekiyor” demeye kadar götürmüştü işi. 

Facebook kapışması

Tabii ki Karl Lagerfeld sivridillilikte bambaşka bir vaka. Ancak son dönem biyografiler arasında sivri eleştirilerden nasibini almayan yok gibi. David Fincher’ın Facebook kurucusu Mark Zuckerberg’i odağına aldığı ‘The Social Network’ü ve Facebook cephesinin, yapım sürecinden itibaren filme müdahale girişimlerini hatırlayın. Zuckerberg ve şürekâsı doğal olarak Facebook’un, Zuckerberg’in kız tavlama konusundaki yeteneksizliğini örtbas etmek için kurulduğu üzerine gelişen bir anlatıdan pek hoşlanmamışlardı. Zuckerberg, konuyla ilgili röportaj vermekten kaçınmış, filmin yapımcısı Scott Rudin’in sık sık uzattığı barış çubuğunu karşılıksız bırakmıştı. ‘The Social Network’ün yaratıcı cephesinin bahanesi ise hazırdı: Onlar, Facebook davasının iki tarafını da hesaba katarak bir ‘hikâye’ anlatmışlardı.
Biyografilerin de eninde sonunda birer hikâye olduğu, söz konusu edilen ismi gerçeklere tamamen uygun perdeye/ekrana getirmenin imkânsızlığı ‘biopic’ yaratıcılarının haklı olarak çok sık başvurdukları bir gerekçe. ‘The Social Network’ tartışmasında yaratıcı cephenin bu gerekçeyi öne sürerken ne kadar samimi olduğu ortaya çıkan üründen belli. Yönetmen David Fincher, daha çekileceği duyurulduğundan itibaren ilgi çeken ve tartışma yaratan bu projede John Hughes atmosferiyle (‘Kahvaltı Kulübü’, ‘Ferris Bueller’s Day Off’ gibi kült gençlik filmlerinin yaratıcısı) ‘Yurttaş Kane’in hikâye yapısını bir araya getirmek istediğini söylemişti. Dönemin sosyal medya çılgınlığının çekirdeğine ‘Yurttaş Kane’ usulü bir yolculuk yapmak için bu kavramın en önde gelen isimlerinden Mark Zuckerberg de anahtar kavramdı ve Fincher da hikâyesini gayet iyi anlatıyordu.

Warhol’u nasıl bilirsiniz?

Sinemada biyografik hikâyeler söz konusu olduğunda zanaatkârlık, çok da yeğlenecek bir beceri olmayabilir. Özellikle de hikâyenin tüm tarafları anlatılıyor iddiası varsa... Zira böyle bir iddia , konu edilen kişinin nesiller boyu çeşitli klişelere hapsedilebilmesi tehlikesini de doğuruyor. Örneğin Andy Warhol’u gerçek hayatta tanıma fırsatına erişenler, sanatçının neredeyse konusunun geçtiği her filmde (‘The Doors’, ‘I Shot Andy Warhol’, ‘Basquiat’) bu dünyanın dışından gibi davranan, kalpsiz bir android olarak resmedilmesinden gayet rahatsızlar. Ama yapılacak bir şey de yok. Sayısız film sonrası Warhol denince akla bu karakterin gelmemesi imkânsız. Hollywood efsanelerinden Joan Crawford’u dengesiz, şiddete başvuran bir anne olarak resmeden ‘Mommie Dearest’ sonrası ise bir nesil, yıldızın klasik filmlerdeki performanslarına aynı gözlerle bakamadı. Nash, hayatının ‘Akıl Oyunları’nda katharsis peşinde klasik bir Hollywood anlatısına malzeme edilmesinden hiç hoşlanmadı. Cole Potter’ın gay olduğu gerçeği 1946 yapımı ‘The Night and Day’de tamamen göz ardı edildi (ve yıllar sonra 2004’te gelen ikinci Cole Potter biyografisi ‘De-Lovely’de alay konusu oldu). Sylvia Plath’in çocukları annelerinin bir intihar meleği olarak gösterileceği endişesiyle Gwyneth Paltrow’un başrolünde olduğu ‘Sylvia’ya ta başından karşı çıktılar. Örnekler uzayıp gider.
Vârisleri ve eğer yaşıyorlarsa hayat hikâyesi anlatılan kişileri memnun eden tipik müzisyen biyografilerinde ise (çocukluk travması, seks ve uyuşturucu safhası ve sonra arınma noktası gibi bildik bir rotaya sahip biyografiler için son dönem örnekler; ‘Ray’, ‘Sınırları Aşmak’) seyirci cephesinde pek bir kazanım yok. Bir insan tam Oscar’lık bir performans eşliğinde aynı hikâyenin sayısız versiyonundan daha ne kadar etkilenir ki... 

Tarafsızlık mümkün mü?

Galiba çözüm, biyografi anlatırken bu gibi tuzakların bilincinde olmaktan geçiyor. Taraf tutarken tarafsızlığın zaten imkânsız olduğunu gösterebilmekten, “Gerçekte böyle oldu” takıntısına saplanmamaktan... Akla hemen gelen iki örnek; Todd Haynes’in, biyografinin imkânsızlığını çıkış noktası yaptığı Bob Dylan biopic’i ‘I’m Not There’ ve Tim Burton’ın kahramanı B filmleri yönetmeni Ed Wood’un hayatını onun filmlerindeki atmosferle aktardığı ‘Ed Wood’u... Porno yıldızı Linda Lovelace’ten Mandela’ya türlü insanın biyografileriyle dolu bir sezon öncesi, insan tüm bu filmlerin kaçta kaçının söz konusu tuzaklardan kaçabilecek kadar kıvrak davranabileceğini düşünmeden edemiyor. Her şeyin klişesinin bir gideri var da, maalesef ‘Jobs’un da gösterdiği üzere, biopic’lerinkine pek tahammül yok.

Madonna mı Tom Hooper mı?


Gerçek hikâyelerin birden çok tarafı olduğu ve tüm bu tarafları memnun etmenin imkânsızlığı da muhakkak. Misal Tom Hooper’ın ‘Zoraki Kral’ıyla aynı dönemi karşı cepheden anlatan Madonna filmi ‘W.E.’yi yan yana koyun. Hooper’a göre VI. George ve Kraliçe Elizabeth sorumluluğunun bilincinde, cefakâr; aşk için tahtı bırakan VIII. George ve sevgilisi Wallis Simpson dejenere ve sorumsuz. Madonna’ya göre ise Edward ve Wallis, aşkları uğruna tahttan ve ayrıcalıklarından feragat edecek kadar cesur; George, karakteri oturmamış, yetişkin bir çocuk , Elizabeth ise burnu büyük bir aristokrat. (İki tarafın da Nazi sempatizanı olduğu tartışmaları ‘Zoraki Kral’da yok sayılmış, ‘W.E.’de ise temize çekilmiş) Hangisi daha inanılır portreler sunuyor derseniz, tabii ki Madonna’nın zanaatkârlık, hikâyenin dikişlerini belli etmeme becerisini, Tom Hooper’ın düzeyine çıkarması için daha çok çalışması gerek. Ne var ki Madonna’nın tarafsızlığını saklamaya gerek duymaması da işin zanaatkârlıktan farklı boyutlarını akla getiriyor.