Neil Young'ının külünü yeniden yakıp geçtin!

Neil Young'ının külünü yeniden yakıp geçtin!
Neil Young'ının külünü yeniden yakıp geçtin!
Sayıları bir elin parmaklarını geçmez 'yaşayan efsaneler'in. Onlardan biri de kuşkusuz Neil Young'dır. Onu kanlı canlı seyredebilmenin keyfineyse paha biçilmez, ki biz o keyfe eriştik İstanbul konseri sayesinde!
Haber: MURAT ÖZER / Arşivi

Başlığımızdan girelim söze... Neil Young’ın İstanbul konserini birlikte dinleyip izlediğimiz genişçe grupta yer alan sevgili dostumuz Berke Göl’ün, ‘serbest çağrışım’ seansımız sırasında atıp tutturduğu bir başlık bu. Teşekkürler Berke! 

Konsere gelince... Pek sevdiğimiz ama ‘teknik’ nedenlerden yetişemediğimiz Büyük Ev Ablukada’nın ardından sahne alan Midlake’in ilk şarkısında giriş yaptık Küçükçiftlik Park’ın kapısından (arama/tarama esnasında gözden kaçan su şişesiyle birlikte). Teksas orijinli ‘cana yakın’ grup, Neil Young’a geçiş için biçilmiş kaftandı bize sorarsınız. Indie rock ve indie folk kırması şarkılarıyla güzelce ısındırdı bizi Midlake. E, tabi ki en meşhur şarkılarını, yani ‘Roscoe’ ve ‘Head Home’u (kapanış şarkısıydı) da esirgemediler sevenlerinden. 

Ve geldik ‘Neil baba’nın enfes konser performansına... Önceki konserlerdeki setlist’lere şöyle bir göz attığımız için, üç aşağı beş yukarı ne çalacağını biliyorduk, ama ne çalacağından ziyade ‘gözümüzün önünde’ çalmasıydı mesele. Anlayacağınız, ağzımız açık dinlemeye başladık yaşayan efsaneyi. 1990 albümü ‘Ragged Glory’den ‘Love and Only Love’la açılıp 2002 albümü ‘Are You Passionate?’tan ‘Goin’ Home’la coşan konser, ilk yedi şarkıda Crazy Horse’la birlikte ağır ‘elektrikli’ bir havaya soktu Young’ı. Ama adamımız iki şarkılığına sahnede tek başına kalınca tam anlamıyla patırtı koptu; Bob Dylan cover’ı ‘Blowin’ in the Wind’ ve ‘Heart of Gold’la bendini çiğneyip aştı kitle, sığamadı Küçükçiftlik Park’a.
Bu arada... Konserin ilk şarkılarını leziz bir ‘ahmak ıslatan’ eşliğinde takip ettiğimizi de ekleyelim, “Şemsiyeye hayır!” sloganlarıyla. Bu yağmurdan şikayeti olan var mıydı bilemiyoruz, biz görmedik en azından! 

Konsere dönelim... İki şarkılık Neil Young resitalinın ardından Crazy Horse elemanlarının ‘ihtiyaç molası’ da bitmiş oldu, teşrif ettiler sahneye yeniden. Elektrik yoğunluğunun zirve yapmasıyla birlikte sona yaklaştığımızı hissediyorduk, herkes biliyordu bunu ama bilmemeyi tercih ediyordu. Daha dinlemeyi beklediğimiz yığınla şarkı vardı, ki olması da normaldi, çünkü 34 stüdyo albümü vardı Neil Young’ın ve sayısız dillere marş olmuş şarkısı. Ve ‘Rockin’ in the Free World’ geldi beklenenlerden. Herkesin ortak diline dönüştü bu şarkı, hiç bitmesin istendi belki de, ki 
Neil Young ve Crazy Horse da karşılık verdiler bu isteğe, tadını kaçırmadan uzattılar şarkıyı. Ve pat diye bitirdiler konseri... 

Bu konserle aynı sırayı takip ettiği iki gün önceki Liverpool konserinin bisinde ‘Like a Hurricane’i çalmıştı Neil Young. Haliyle biz de onu bekledik haklı olarak. Ama bir şarkı eksik çalmıştı burada, o da kafa karıştırıyordu. Ve o eksik şarkı, yani ‘Who’s Gonna Stand Up and Save the World’ geldi biste, ‘Like a Hurricane’i de bu yazıyı yazarken loop’layarak dinlemek kaldı bize! 

Bu konserden tatmin olup olmadığımız konusundaki soruyaysa tek kelimeyle “Fazlasıyla” cevabını yapıştırmak farz oldu bizim için. Neil Young’ın konserde çalmadıklarını dinleriz gene defalarca, ama onu üzerinde EARTH (YERYÜZÜ) yazan tişörtüyle kanlı canlı görmenin hazzını ölçmek mümkün değil! Nasıl ki The Rolling Stones, Nick Cave, The Cure, Morrissey, David Byrne ya da Metallica gibi efsaneleri dinlediysek ağzımız açık, Neil Young ve Crazy Horse’u da aynı ‘saygı’yla dinledik. Evet, pek cümle kurmadı Neil Young, bu noktada biraz ketumdu, ama her şeyi şarkılarında o kadar ‘net’ bir şekilde anlatıyordu ki bize seslenmesine de pek gerek kalmadı doğrusu. Final şarkısı ‘Who’s Gonna Stand Up and Save the World’, bir çağrıydı bizim için ve bu çağrıya kulak vermekten başka yapacak bir şey yoktu artık...