Nereden geldi bu Savcı Turgut!

Nereden geldi bu Savcı Turgut!
Nereden geldi bu Savcı Turgut!
'Karadayı'daki Savcı Turgut karakteriyle çok konuşulan Yurdaer Okur ile buluştuk. Yirmi yıllık tanışıklığımızın kimi duraklarına uğradık.
Haber: ŞENAY AYDEMİR - senay.aydemir@radikal.com.tr / Arşivi

1991 yılıydı, Bafra’da yaşayan bir grup genç hayatımızda ilk kez gerçek bir tiyatro oyununu izlediğimizde. Tiyatrolar turne programına almazdı pek Bafra’yı. Ankara Ekin Tiyatrosu, Aziz Nesin’in ‘Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz” oyununu Belediye Sineması’nda sahnelemişti. Sahnedeki genç oyuncunun performansından o kadar etkilenmiştik ki, bir grup liseli, ekibin kaldığı otelde almıştık soluğu. Hepimizi kendine hayran bırakan gencin adı Şafak Sezer’di. O gün orada benimle birlikte bulunanlar arasında şimdilerde ‘Karadayı’ dizisinde canlandırdığı Savcı Turgut karakteriyle dikkat çeken Yurdaer Okur da vardı. Henüz tanışmıyorduk. Bir yıl sonra tanıştık.
Üniversitede yollar ayrıldı. Ben Ankara’ya o Antalya’ya gitti. Arada tatillerde Bafra’da görüşüyorduk. Derken 1994’te bir sabah elinde çantasıyla benim de ‘misafir’ olarak kaldığım öğrenci evine çıkageldi. ‘Tiyatro zehirlenmesi’ne tutulmuştu. ‘Turizm’ okumayı bırakıp oyuncu olmaya karar vermişti. Muhtemelen biz de “Bir hevestir geçer” diye karşılamıştık onu. Ama öyle olmadı. Biz biralarımızı içip king oynarken o kendi kendine Kral Oidipus’un ‘Haberci’ tiradını çalışıyordu. Arada karşılıklı diyalogların olduğu metinlerde karakterlerin sözlerini okuyorduk.
Hacettepe Üniversitesi Konservatuvarı sınavında hocaların hocası Cüneyt Gökçer’in karşısına çıkacağı gün, İstanbul ’da üniversitede okuyan ama o sıralarda Ankara’da bizim yanımızda bulunan bir başka lise arkadaşımız Fikri ile birlikte Yurdaer’i okula götürdük. Kapıda bekledik. Sınavdan sonra da heyecanını paylaştık. Sonra ikinci sınav derken... Olmuştu. 500 kişinin katıldığı sınavı kazanan ilk 12 kişi arasına girmişti.
Daha sonra hem ben hem Fikri, ‘çok para kazanmak’ hayaliyle kazandığımız okullarımızı bırakıp kendimize gerçekten yapmak isteğimiz şeyleri yaptığımız bir hayat çizdik. Yıllar sonra Yurdaer’le oturup bütün bu tarihin üzerinden yeniden geçince belki de bizi harekete geçiren şeyin onun bu cesareti olduğunu düşünmeden edemiyor insan. Taşralı küçük memur çocukları, kolay kolay değiştiremez çünkü hayatını.
Sonra ben İstanbul’a geldim. O Ankara’da okudu. Araya mesafe girdi. Birbirimizi karşılıklı uzaktan takip ettik. Okuldan sonra Genco Erkal ile birlikte çalıştığını misafir oyuncu olarak İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda ilk kez sahneye çıktığı ‘Leanne’nin Güzellik Kraliçesi’ ile Afife Jale’ye aday olduğunu; aynı oyunla Avni Dilligil ödülünü kazandığını biliyordum. Şimdilerde Recep İvedik ile meşgul Togan Gökbakar’ın yabana atılmayacak ilk filmi ‘Gen’de oynadığını; ‘Dadı’, ‘Tatlı Hayat’ ve Aslı ile Kerem’ dizilerine misafir olarak konuk olduğunu takip ettim. ‘Sır Çocukları’, Kâbuslar Evi serisinin ‘Çarşamba Karısı’ filmlerinde yer aldığını da hatırlıyorum. Sonra ‘Köprü’ ve ‘Sakarya- Frat’ dizileri geldi. En son Tolga Örnek’in ‘Labirent’inde görmüştüm. Hatta Tarkan ile bir reklamda bile oynadı.
Bütün bu süreç boyunca bir-iki telefon görüşmesi ve tesadüf karşılaşmalar dışında temasımız olmadı. Zaten Diyarbakır Devlet Tiyatrosu kadrosundaydı. Zaten ‘Sakarya-Fırat’ için sıkça Isparta’ya gidiyordu.
‘Karadayı’daki performansıyla dikkat çekince, görüşmek farz oldu. Hakkında yapılan yorumlara bakınca oynadığı her rolde büyük övgüler alan Yurdaer, ‘Karadayı’ ile biraz daha popüler bir ‘lige’ yükselip, daha fazla dikkat çekmişe benziyor. Oysa 15 yıldır tiyatroya emek veren, oyunlar yöneten, reklamlarda filmlerde görmeye aşina olduğumuz bir oyuncu var karşımızda. Belki de ‘Karadayı’daki Savcı Turgut karakterine kattığı derinlik, ‘kötü’ olanı tek düzelikten kurtarmada gösterdiği maharet, yani oyunculuk gücü onu daha görünür kıldı.
Yurdaer’le eski günleri konuştuk, boşlukları tamamladık. Röportajın en ilginç taraflarından birisi de aynı anda aynı lisede bulunan üç kişiyi buluşturması oldu. Hayatımızın ilk tiyatro oyununu izlediğimiz 1991 yılında Yurdaer, Bafra Lisesi’nin son sınıfındaydı, ben ise ikinci. O zamanlar tanımadığımız Radikal’in resmi ‘artist fotoğrafçısı’ Muhsin Akgün ise birinci sınıftaymış. Az şey değil, Robert Kolej’den bahsetmiyoruz neticede. Fotoğraf çektirirken lisenin efsane edebiyat öğretmeni Hayriye Hoca’yı da andık. Görseydi gözleri yaşarırdı!

DT insanları sanat ile tanıştırıyor
Devlet Tiyatrosu adına yönettiğim iki oyun; ‘Ben Feurbach’ Trabzon’da ve ‘Euridice’nin Elleri’ Ankara’da sahneleniyor. İstanbul’da rol aldığım ‘Benerci Kendini Niçin Öldürdü’ onuncu yılında. Ödenekli tiyatroların kapatılmak istenmesiyle ilgili birkaç şey söylemek estiyorum. Birçok yerde Devlet Tiyatrosu var. Bu oyunlar Anadolu’nun birçok yerine gidiyor. İnsanlar tiyatro ile tanışıyor. Bizim çocukluğumuzda tiyatro yoktu. Ekin Tiyatrosu’nun o oyununu izlemeseydik olmayacaktı belki de. İnsanların sanatın, tiyatronun ne olduğunu anlamaları için bundan daha güzel bir fırsat var mı? Kaç tane özel tiyatro gidebilecek oralara. Nasıl ki sağlık ve eğitim hizmetleri kâr amacı gütmemeli, tiyatro da öyle olmalı.

Diyarbakır çok şey kazandırdı bana
Devlet Tiyatroları sınavını 2002’de kazandım ve tayinim Diyarbakır’a çıktı. Çok şey kazandırdı bana. Bu yıl tayin bekliyorum. O zamanlar herkes evine kapalıydı. Tek alternatif sinemalar ve Devlet Tiyatrosu’ydu. Ciddi bir seyircisi vardı o nedenle. Orada olmak oyuncu olarak gözlem yapma olanağı sağladı bana. Tiyatronun dışında Diyarbakır Sanat Merkezi’nde tiyatro çalışmalarına başladık. Ben ilk defa halkın içinde onlarla iletişim kuran, onların dünyasının anlamaya çalışan bir yerde olduğunu gördüm. Hem onlardan çok şey öğrendim hem de onlara bildiğim her şeyi aktarmaya çalıştım. Orada çalıştığım gençlerden çoğu konservatuvar sınavını kazandı. Biriyle şimdi ‘Karadayı’ da birlikte oynuyoruz.

‘Savcı neden kötü’ sorusu önemli
Benim ilk tanınmam ‘Köprü’ dizisidir. Daha sonra Osman Sınav’la tanıştım, ‘Köprü’deki oyunculuğumu beğenmişti. ‘Kılıç Günü’nde çalıştık. Sonra o karakterin bir benzerini ‘Sakarya-Fırat’ta yaratmak istedi. Bu yıl ‘Sakarya-Fırat’tan ayrıldım çünkü kızım dünyaya gelecekti. Sonra ‘Karadayı’daki Savcı Turgut rolü geldi. Bir defa iyi biri değil. Kötü biri. Bıyık bıraktım, saçlarıma fön çekilip geriye doğru yatırılıyor. Bedenimi değiştirmiş oldum. Başarılı birisi ama hırsına yenik düştüğü durumlar var. İlerleyen bölümlerde bu karakterin neden bu hale geldiğini göreceğiz. Kötü karaktere bakış açısını biraz değiştirebildiğimi düşünüyorum. Bugüne kadar hep tek boyutlu çıkmıştı kötü karakterler karşımıza. Bunları neden yapıyor sorusu önemli. Bunu seyircinin merak etmesi lazım.
Kızım tam zamanında hayatımıza girdi
zidilara makamı vardır oradan geldi aklımıza. Annesinin de adı Dilara. Suzi de ‘gönül yakan’ anlamına geriyor. İsmini sevdik. Kendisine âşığız zaten. Tam zamanında hayatımıza girdi. Eve giderken ayaklarım yere basmadan yürüyorum. Umarım her isteyen bu duyguyu tadar.

Hayat sinemaya fırsat bırakmadı 
Sinemada seçici davranıyorum. Bir yandan da çok yoğundum. Bir türlü denk gelemedi. Çok güzel senaryolar geldi. Sinemayı çok önemsememe rağmen bu zamana kadar yeterince olamadı. Belki bundan sonra olur. Zeki Demirkubuz ve Reha Erdem izlemekten keyif alıyorum. Onların kurduğu dünyanın içinde bir figür olmak bana heyecan verirdi. Tolga Örnek’le ‘Labirent’te çok keyifli çalıştım. Belki yine birlikte çalışırız.