'Nottingham'lı Bob Dylan' Jake Bugg: Şimşek gibi geliyor

'Nottingham'lı Bob Dylan' Jake Bugg: Şimşek gibi geliyor
'Nottingham'lı Bob Dylan' Jake Bugg: Şimşek gibi geliyor
Nottingham'lı Jake Bugg, henüz 18 buçuk yaşında. Kendi adını taşıyan ilk albümü, 'Yaşına göre hiç fena değil'in fersah fersah ilerisinde; etkileyici, dinamik şarkılarla dolu, şimşek gibi bir albüm...
Haber: DERYA BENGİ / Arşivi

Henüz 18 buçuk yaşında… Kurt Cobain’in canına kıydığı yıl dünyaya açmış gözlerini. Başka deyişle, Ben Harper’ın, Portishead’in, Oasis’in ilk albümlerini yayımladığı yılda, 1994’te doğmuş. Daha dün gibi.
Hayır, Justin Bieber’dan bahsetmiyoruz. Tam tersine, bir anti-Justin Bieber vakasından bahsediyoruz. Cafcaflı sahnelerden, ışıltılı arabalardan, büyümüş de küçülmüş aşklardan, rüyalardan değil, gerçeklerden, kenar mahallelerden, harap evlerden, belalı gecelerden… Doğma büyüme Nottingham’lı Jake Bugg isimli İngiliz genç , küçük yaşta almış sazı eline, günlük tutarcasına yaşadıklarını, gördüklerini anlatıyor. Bugüne dair konuşurken geçmişe ait bir lisan kullanıyor. Dedesi yaşındaki adamların esiniyle, bir Johnny Cash edasıyla çalıp söylüyor. Sanki eskiden yollanmış bir mektubu kapınıza yeni getiren bir postacı.
Kendisine hemen ‘Nottingham’lı Bob Dylan’ lakabı takıldı ama Dylan’ı doğru dürüst tanımıyor bile. Duyduğu kadarıyla, sadece üç-beş parçasını seviyor. Mesela hangisini? ‘The Times They Are a-Changin’i… Peki kimlerden etkilenmiş? Don McLean’i çok seviyor. Çünkü 12 yaşında onu televizyonda, ‘Simpsonlar’da görmüş. Don McLean, Van Gogh’u anlattığı ‘Vincent’ı söylüyormuş ekranda. O anda bir ampul yanmış Jake Bugg’ın kafasında. Bundan böyle o da gitar çalacak, şarkılar yazıp söyleyecek…
Sonra gelsin YouTube keşifleri: Beatles, Donovan, Johnny Cash, Everly Brothers, The Weavers, Buddy Holly, Jimi Hendrix, Led Zeppelin, daha yenilerden Stone Roses, Oasis, Arctic Monkeys…
Yaşından ısrarla bahsetmek aslında müziğini gölgeliyor. Yaşının küçüklüğünün getirdiği müsamahaya ihtiyacı yok. Indie folkçu Iain Archer’ın yardımıyla tamamladığı kendi adını taşıyan ilk albümü, ‘yaşına göre hiç fena değil’in fersah fersah ilerisinde, etkileyici, dinamik şarkılarla dolu. Açılıştaki ‘Lightning Bolt’a nazire, şimşek gibi bir albüm.
Sonuçta George Harrison ya da Paul Weller, müzik listelerini ilk sarstıkları günlerde, Jake’ten büyük değillerdi. Ama biri Beatles’la 60’ların başında, diğeri The Jam’le 70’lerin sonunda, değişimin tam merkezinde, ortak bir kuşak hareketinin birer neferiydiler. Bugün böylesine bir ‘zamanın ruhu’ndan bahsetmeye, Jake Bugg’ı da onun temsilcisi olarak göstermeye imkân yok. Pek çok zamana ait pek çok ruhun bir arada, birbirine değmeden yaşadığı bu parçalanmış kültürel dünyada Jake Bugg ister istemez yalnız. Yine de sırtını dayadığı folk geleneğinin sağlamlığını hesaba katarak, onu tarihsel bir yolculuğun rotasında kalabalıklarla birlikte yürürken tahayyül edebiliriz.
Herhangi bir Mike Leigh ya da Ken Loach filminden herhangi bir aktörü çıkarıp yerine Jake Bugg’ı koyun, yabancılık çekmez. Çünkü anlatılan onun hikâyesidir. Yok, illa seti Bugg’ın memleketinde, Nottingham’da kurmak istiyorsanız, sinema tarihinin doruklarından iki Nottingham filmi geliyor akla: Biri, rock grupları üzerinde hatırı sayılır bir etki halesi yaratmış olan ‘Saturday Night and Sunday Morning’ (1960, Karel Reisz), diğeriyse 80’lerin acımasız bir portresini sunan ‘This Is England’ (2006, Shane Meadows). Tam bitti derken sinemanın, futbolun ve rock müziğinin ufkunda yeniden beliren Britanya işçi sınıfı manzaraları.
Aynı toplumsal gerçekçi ton, Jake Bugg’ın ‘Two Fingers’ klibinde de karşımıza çıkıyor: Hatırlamak için kafayı çekip unutmak için duman üfleyen, kavgalı gürültülü ana evini boynu bükük terk eden, mahalle arkadaşlarıyla helalleşerek yeni bir yuvaya kanat açan, kısacası ‘büyüyen’ bir çocuğun kısa hayat tecrübesi… Ne görmüş geçirmiş olabilir şu dizeleri yazacak kadar? “Deli gibi bir koşarsın, dizlerin yara bere / Kocamış bir kurdum ben, ama maskara olmam köpeklere.”