'Nymphomaniac' !f İstanbul'da

'Nymphomaniac' !f İstanbul'da
'Nymphomaniac' !f İstanbul'da
İstanbul ayağı 13 Şubat'ta başlayacak bağımsız filmler festivali !f, programını açıkladı. Sonrasında İzmir ve Ankara'ya uğrayacak festival, senenin en önemli sinema etkinliklerinden biri olduğunun altını çizen bol yıldızlı bir programla geliyor. Şimdilik 10 filmini duyurduğumuz !f'in bu seneki bombası ise kuşkusuz 'Nymphomaniac'.

Nymphomaniac: !f biletlerinizi alırken elinizi çabuk tutmanızı gerektiren en büyük sebep. Lars von Trier’in iki bölümlük epik erotikası ‘Nymphomaniac’ !f’le Türkiyeli seyircinin karşısına çıkıyor. Promosyonuyla, bu alanın dahisi Lars von Trier’in standartlarını bile aşan ‘Nymphomaniac’ kısa parçalarının cinsel içeriğinden dolayı YouTube’dan kaldırılmasıyla, Trier’in hard-core meselesinde sınırları ne kadar rahatlattığıyla, Jamie Bell’den Charlotte Gainsbourg’a türlü yıldızı orgazm hallerinde gösteren afişiyle zaten iki güne bir gazetemizde. Ve tabii söz konusu Trier olduğu için ‘Nymphomaniac’ macerasının gösterimiyle de son bulmayacağı, sonradan üzerine çok konuşulacağı da #kesinbilgi. Haliyle sohbetlere yabancı kalmamak için bu maceraya şimdiden katılmakta fayda var. 

Sex, Drugs and Taxation: ‘Seks, uyuşturucu ve vergilendirme’ gibi sıradışı bir adı olan filmi tabii ki seyircisine her seferinde zihin jimnastiği yaptıran Danimarkalı yönetmen Cristoffer Boe çekecekti. Ama işin daha da garibi, bu tuhaflığın gerçek hayattan alınması. ‘Reconstruction’ ve ‘Yeniden Sev Beni’ gibi filmleriyle tanıdık Boe, 1960’lar Danimarkası’ndan bir vergi avukatıyla bir playboy’un sıradışı dostluğunu konu alıyor. 

Night of The Hunter: !f’in 1955 yapımı şaheser ‘Caniler Avcısı’nı ‘Kült’ bölümünde gösterecek olması, bazılarını ‘Nymphomaniac’tan daha çok heyecanlandırıyor. ‘Canilerin Avcısı’, oyuncu Charles Laughton’ın filmografisindeki tek yönetmenlik ama zamanının ötesinde bir cevher. Robert Mitchum’un bir elinde ‘LOVE’, diğer elinde ‘HATE’ dövmesi olan antikahramanının yankılarını zaten yıllardır perdede görüyoruz. Ancak tabii ki halen en kan dondurucu olanı, orijinali. 

I am Divine: Başladığından bu yana kült filmlerle muhabbetini çeşitli şekillerde gösteren !f, sadece bu alana ayırdığı bölümüyle yetinmiyor, başka bölümlere de kültleri serpiştiriyor. John Waters’ın gözde ‘drag queen’i Divine, onu konu alan belgesel ‘I Am Divine’la festivalin Gökkuşağı bölümünde arzı endam ediyor. 

Sınırsızlar Kulübü (Dallas Buyers Club): Evet, Matthew McConaughey ve Jared Leto AIDS hastalarını canlandırmak için onlarca kilo vererek en eski oyuncu numaralarından birine başvuruyorlar. Ama bu ne ‘Dallas Buyers Club’ı ne de onların performansını göz ardı etmemize sebep olmalı. ‘Drag queen’ rolündeki Jared Leto’nun ve McConaughey’nin yanı sıra en iyi film için de Oscar’a aday Jean-Marc Vallée filmi ‘Dallas Buyers Club’ senenin en merakla beklenen filmlerinden. 

Under the Skin: Sinema uzun zamandır, David Bowie’nin ‘The Man Who Fell To Earth’te ete kemiğe büründürdüğü serinkanlılıkta bir uzaylının eksikliğini çekiyordu. Yönetmen Jonathan Glazer, başrole getirdiği Scarlett Johansson’la el ele verip bu boşluğu doldurmaya aday oldu. Yalnız bir farkla: Bowie’nin uzaylısı insan dehşetinin kurbanı oluyordu, Johansson ise otostopçu erkekleri baştan çıkartıp avlıyor! 

Dom Hemingway:
Rol yelpazesinin genişliği malum. Ama halen “Jude Law’u hiç böyle görmediniz” diyebileceğimiz koşullar mevcut. Oyuncu, Richard Shepard’ın (‘Matador’, ‘Av Partisi’) yönettiği filmde hapisten yeni çıkıp hasımlarının peşine düşen eski ekol bir İngiliz suçluyu canlandırıyor. 

The Grandmaster: Zaman geçtikçe bizi hayal kırıklığına uğratmayan devlerden kaç kişi kaldı? Çok az. Ama Wong Kar-Wai’in, bunlardan biri olduğu kesin. Bruce Lee’nin eğitmeni Ip-Man’in hikâyesinin Wong Kar-Wai usulü bir stilizasyonla perdeye nasıl geleceğini merakla bekliyoruz. Hatta bu sene aday olduğu en iyi yabancı film Oscar’ını almaması ihtimali bile bu heyecanı dindirmiyor. 

The Wind Rises:
Hayao Miyazaki’nin her koşulda insanı içine çekecek anime dünyalar yarattığı malum. Bir de kariyerindeki en kişisel projelerinden birine imza attığını düşünün. ‘The Wind Rises’ o film. Japon ordusu için uçak tasarlayan Jiro Horikoshi’nin hayat hikâyesinin Miyazaki için bu kadar kişisel olmasının sebebi ise - Variety’e başvuralım - animasyon dehasının babasının da bir uçak fabrikasında çalışması. 

Filth:
Irvine Welsh’in ‘Trainspotting’ romanıyla 90’lar sinemasına nasıl bir vizyon armağan ettiğini unutmamıza imkan var mı? Danny Boyle, bir Welsh romanının nasıl perdeye getirileceği konusunda eşiği o kadar yukarı çekti ki, şimdiye kadar değil o eşiği aşanı, yaklaşanını bile göremedik. O yüzden, John S. Baird’in ‘Filth’inin yurtdışı eleştirmenlerinden “‘Trainspotting’ sonrası en iyi Welsh uyarlaması” gibi övgülerle karşılandığını akılda tutarak !f programı yapmakta fayda var.