O olmasaydı The Doors olmazdı

O olmasaydı The Doors olmazdı
O olmasaydı The Doors olmazdı
The Doors grubunun klavyecisi Ray Manzarek hayatını kaybetti. Ama o, bu grup için çok daha fazlasıydı. Denilebilir ki o olmasaydı The Doors da olmazdı.
Haber: DERYA BENGİ / Arşivi

Bir grubun piyanistinin ölmesi, müzisyenleri birbirine kenetleyen tutkalın erimesine, koca binanın çimentosunun akıp gitmesine benziyor. Sanki çözülmeyen bir sırrı da beraberlerinde götürüyorlar. Son yıllarda Rick Wright’ı (Pink Floyd), Danny Federici’yi (E Street Band), Jon Lord’u (Deep Purple) yitirdik ve hep aynı his hasıl oldu.
Ray Manzarek’in rolü ve önemi bunların da ötesindeydi. O olmasaydı The Doors da olmazdı. Şarkıların bestekâr hanesinde adı fazla geçmemesine rağmen, şarkıcı Jim Morrison ve gitarist Robby Krieger’in yazdıklarına sihirli değneğiyle öyle bir dokunurdu ki yoktan var ederdi. Düşünün, Doors’ta bas gitar bile yoktu. Manzarek’in tuşlularda gezinen sol eli basgitardı, sağ eli ise incesaz. Jim Morrison, Doors müziği için “Hem uzaydan hem antikçağdan gelmiş gibi” diyordu. 60’lı yılların ‘şimdiki zaman ’ı işte tam da buydu ve Manzarek’in marifetli parmakları bu ruhu, bu uzamı, bu zamanı (ya da zamansızlığı) yoğurup şekillendiriyordu.
Polonya göçmeni, işçi sınıfından bir ailenin ferdiydi. Chicago’da, 1939’da doğdu. Konservatuvarda klasik piyano öğrendi, iktisat okudu. 60’lı yılların başlarında, uzaklara gidebilmek için orduya yazıldı. Gönderildiği Tayland’da Zen düşüncesiyle ve keyif verici maddelerle tanıştı. Askeriyeden yırtmak için eşcinsel eğilimleri olduğu yalanını kıvırdı ve ABD ’ye döndü. California Üniversitesi’nde sinema okuluna devam ederken, 1965’te, kendisinden dört yaş küçük Jim Morrison’la dostluk kurdu. Dünyadaki bütün kitapları yalamış yutmuş gibi duran Morrison’ın Nietzsche, Rimbaud ve Beat Kuşağı etkisindeki yaratıcı ve esrik şair damarı, böylece kendine mükemmel bir yatak buldu. Manzarek, müzikal dehasıyla bundan böyle Şaman’ın arkasında (ama asla gölgesinde değil) yer alacaktı.
Doors macerası, Jim Morrison’ın 1971’deki ölümüne kadar bir masal gibi devam etti. İçinde unutulmaz ‘Riders On The Storm’u da barındıran ‘L.A. Woman’, herhalde birlikte yaptıkları son olduğu için, Manzarek’in favori albümüydü. Ardından Morrison’sız iki Doors albümü, birinde baştan aşağı ‘Carmina Burana’ yorumu bulunan solo albümler, bir görünüp bir kaybolan Nite City grubu ve eski Doors repertuvarının çalındığı nice konser pek kâr etmedi. Daha ilk Doors albümünde, ‘Light My Fire’ şarkısında Bach ile John Coltrane’i birbirine kararak çaldığı olağanüstü nağmeler, Manzarek’in, belki de rock tarihinin aşılmaz zirvesiydi.
80’lerin ortasında ilk albümlerini yaparken, Noir Désir elemanlarının en büyük hayali, Ray Manzarek’i prodüktör koltuğuna oturtmakmış. Keşke olsaymış. Kim bilir daha kaç rock sanatçısı aynı hayali kurdu. Oysa Doors’la başlayıp Doors’la biten Manzarek, galiba on yıllar boyunca biricik şair kardeşini, Jim Morrison’ı beyhude yere arayıp durdu.