Ödüllü yeme-içme öyküleri

Ödüllü yeme-içme öyküleri
Ödüllü yeme-içme öyküleri
Yemek âlemine yabancı olmayanlar bu iki isme epeydir aşina: Cenk Sönmezsoy, Cafe Fernando adlı blog'unda paylaştığı yemek tarifi ve hikâyeleriyle, The Washington Post'ta yayımlanan brownie reçeteleriyle kendinden sık söz ettiriyor. Şimdi de 'en iyi blog' ödülünün keyfini sürüyor

Cenk Sönmezsoy için yemek bir hobi belki, ama hem amatör hem de profesyonel yemek düşkünleri tarafından el üstünde tutulan blog’u Cafe Fernando’ya bakınca buna inanmak güç. Cafe Fernando (www.cafefernando.com) DorukNet’in düzenlediği ‘Altın Örümcek Web Ödülleri’ yarışmasında ‘En iyi blog’ seçilince dikkatleri daha çok çekti, ama yemek dünyasıyla içli dışlı olanlar 31 yaşındaki Sönmezsoy’u zaten yakın takibe almıştı. Öyle ki Amerikalı şef Nick Malgieri, The Washington Post için ondan tarif istiyor, The New York Times, Türkiye ’nin yeme alışkanlıklarını gözlemlerken ilk ona danışıyor.
Sitede her tarifin altına gelen onlarca yorumu ve Sönmezsoy’un cevap verme telaşını görünce Cafe Fernando’yu bu kadar ilgi çekici kılanın bu etkileşim olduğunu görmek mümkün. Siteyi her ay 44 ülkeden 250 bin kişi ziyaret ediyor.
Bilkent’te İşletme okuduktan sonra San Francisco’ya yerleşen Sönmezsoy, University of San Fransisco’da master’ın ardından bir halkla ilişkiler ajansında metin yazarı, müşteri ilişkileri direktörü ve medya ilişkileri direktörü olarak çalışmış. Birkaç senenin ardından döndüğü Türkiye’de aile şirketleri olan reklam ajansında çalışıyor. Kalan vaktini ise her ayrıntısıyla ilgilendiği internet günlüğü Cafe Fernando alıyor.


Eğitim ve işinizin yemek dünyasıyla alakası yok. Nereden geldi bu merak?
Bilkent’te okurken başladı, aileden uzak yaşarken. Fazla dışarıda yemek yiyebilen biri değilim, seçiciyim çünkü. Bilkent’teki gibi şehirden daha uzak bir kampüse gittiğinizde yiyebileceğiniz şeyler sınırlı oluyor, kendiniz yapmak zorunda kalıyorsunuz. Ufak ufak başladım; omlet, makarna...  Amerika’ya gidince arttı ilgim. Şehirden kaynaklanıyor biraz da bu merak. Mesela San Francisco’da oturduğum caddede 20 tane restoran vardı. Hepsinin yemekleri de farklı bir ülkenin mutfağına aitti. İnsan yedikçe yeni tatlar keşfediyor. Herhalde merakım da varmış.

Ailenizde görkemli sofralar var mıydı??
Çok yoktu, çünkü annem-babam çok az yemek yer. Mesela karnıyarık yapılacağı zaman bir tane patlıcan alınır, küçük küçük yenir. Hepimiz ağız tadımıza düşkünüz ama börekli çörekli bir sofra alışkanlığımız yok. Hep daha ufak şeyler. Ama salata bile yapılacak olsa markete gidip her şeyi alıp eve getireyim faslı olmaz, nane ayrı yerden zeytin ayrı yerden alınır. En ufak şey bile en taze olmak zorundadır.

Sitedeki tarifleri siz mi yarattınız, yararlandığınız kaynaklar var mı? Tabii kaynaklardan da yararlanıyorum. Eğer bir kitaptan aldıysam, değiştirsem bile mutlaka altına kaynağını yazıyorum. Özel bir hassaslığım var çünkü çok büyük emek gerektiriyor. O insanların kaç deneme yanılmada bu yemekleri çıkarttığını anlayabiliyorum. Altında not olmayan tariflerin hepsi benim.

Özellikle favori tarifiniz var mı? Brownie’ler var. The Washington Post’ta da yer aldı. The Washington Post için yemek yazarı Nick Malgieri benden bir tarif istedi. Yemek kitabı Oscar’ı neyse onu almış biri; bir yemek blog’cusuna mail atması bile elini kolunu titretecek olay. The Wasington Post’ta yayımlanacak tarif gazetenin test mutfağından geçmek zorunda. O süreci geçtim. O kadar çok brownie tarifi var ki dünyada, insanların ilgilenmeyeceğini düşünmüştüm. Mantığımda şu var: Öldüresiye yazılmış, yayımlanmış, yenmiş bir şey insanların ilgisini çekmez. Ama hiç öyle olmadı. Blog’da bugüne kadar en çok dikkati çeken, yorum alan yazı brownie tarifi.

Farkı ne peki?
Benim tarifin adı ‘Brownies my way’. Farkı üzerine eritilmiş sütlü çikolata dökmem. Onun üstüne de şam fıstığı koyup buzdolabına attım. Üstü donunca ve kesildiğinde farklı yerlerden kırılmalar yaşayınca göze çok hitap etti. Normalde brownie’lerin tepesi hep ince bir tabaka halinde kurur, kırılır.

Yurtdışından size ilk ulaşan The Washington Post muydu?
İlk The New York Times’dan Matt Gross aradı. ‘The Frugal Traveler’ diye bir köşesi var; düşük bütçelerle bir şehre gittiğinizde düzgün ne yiyebilirsiniz, onu araştırıyor. İstanbul ’da yemekten zevk aldığın şeyler nedir, şu an İstanbul’daki yemek trendleri nereye doğru gidiyor, diye sordu. İki-üç saat konuştuk telefonda. Dediğim şeyleri araştırıp tekrar aradı. Verdiğim listedeki isimleri de arayıp makaleye katmış.

Web sitesi de açabilirdiniz, niye blog?
Blog daha kişisel. Daha sıcak ve samimi bir ortam. Blog’uma uğrayanlara soframdaki misafirim gibi davranıyorum. Soruları elimden geldiğince cevaplıyorum. Elimden geldiğince, çünkü normal bir işim de var. Üstelik 8-17 arası da değil, çok daha uzun süren bir iş. 

Pek çok ayrıntı da veriyorsunuz... Her zaman şu mantıkla yazıyorum: Blog’umu okuyan herkesin mutfak tecrübesi olmak zorunda değil. Deneyimli insanlar sıkılabilir ama sıfır bilgiye sahip birine anlatıyormuş gibi anlatmayı tercih ediyorum. Neyin neden oluğunu bildiğiniz zaman artık başka bir tarifte de olsa bu mantık yerleştiği için uygulamaya dikkat ediyorsunuz. 


Altın Örümcek ödülünü aldınız... Neden bu kadar sevildi blog’unuz?
Farkı her şeyi benim yapmam. Tasarım da, fotoğraflar da, yazılar da bana ait. En önemlisi içerik belki, ama ödülle alakalı olarak tasarım da önemli. İnsanların rahatça dolanabilmesi, aradığını kolay bulabilmesi, kolay iletişime geçebilmesi gerek.


Cafe Fernando bu ödülü hangi özellikleriyle aldı?
Altın Örümcek’e başvuran siteler 10 kritere göre değerlendiriliyor. Üç temel kriter tasarım, navigasyon ve içerik, geri kalan yardımcı kriterler teknoloji, etkileşim, pazarlama, yaratıcılık/yenilik, gizlilik politikası/bilgi güvenliği, kullanılabilirlik ve görme engellilere uygunluk. Jüri başvuran adayları, bu kriterleri göz önüne alarak değerlendirip ilk beş finalisti belirledi, birinci de halk oylamasıyla seçildi.


Sizce iyi bir blog nasıl olmalı?
Her tür blog’a göre değişir, ama bence bir yemek blog’undaki en önemli unsur içerik. İyi bir blog’un içeriği özgün olmalı. Ağız sulandıran bir tarif yayımlayabilirsiniz, ama arkasında ilginç bir hikâye varsa asıl o zaman okunmaya değer bir yazı ortaya çıkar. Herkes bir yemek kitabı satın alıp tarifleri uygulayabilir; yazdıklarınızı diğerlerinden sıyıracak şey kendinizden kattığınız hikâye olacaktır. Yazıya eşlik eden fotoğraflar da çok önemli. Herkesin fotoğraf bilgisi veya profesyonel bir makine almak için bütçesi olmayabilir ama çektiği fotoğraflar bir hikâye anlattığı sürece bakmaya değer olacaktır. Onun dışında, her blog için geçerli olan özellikler de var. Okuyanların gözünü yormayan, navigasyonu kolay bir tasarım ve sık güncelleme gibi.

En beğendiğiniz blog’lar hangileri?Uzun seneler dünyanın en önemli restoranlarından biri olan Chez Panisse’de tatlı şefi olarak çalıştıktan sonra Paris’e yerleşen David Lebovitz’in blog’u (http://davidlebovitz.com). Bilgisini cömertçe paylaşan, komik ve samimi biri. Onu takip ediyor oluşumda bir çikolata uzmanı olmasının ve Paris’teki ağız sulandıran her restoran ve pastaneye girip çıkıyor oluşunun payı da var. Onun dışında Keiko’nun blog’u Nordljus (http://www.nordljus.co.uk/en/), Matt’in blog’u Matt Bites (http://mattbites.typepad.com/mattbites) ve Beatrice’in blogu La Tartine Gourmande (http://www.latartinegourmande.com/).      Bir de bence yemek blogcuları arasında kalemini en iyi kullanan Molly var. Blog’unun adı Orangette (http://www.orangette.blogspot.com/).