Olağanüstü kadınların sonuncusuyla tanışın...

Olağanüstü kadınların sonuncusuyla tanışın...
Olağanüstü kadınların sonuncusuyla tanışın...

?Çok hormonlarımı dinlediğim ve dürtülerle çocuk sahibi olduğum için hep o çizgide gideceğimi sanıyordum. Ama şimdi daha mesafeli, soğukkanlıyım, o kadar kendimi kaybetmiş durumda hissetmiyorum? diyor Güner Özkul Süreyya için, ?Hep hayatımda vardı, ondan öncesi yoktu gibi hissediyorum.? FOTOĞRAFLAR: MUHSİN AKGÜN

Onlarınki acayip bir aile. Hele de kadınları... Fatma Aliye Hanım'ın torunu tiyatrocu Suna Selen ve Münir Özkul çiftinin kızları Güner Özkul, anne olmak için sperm bankası seçeneğine başvurunca şaşıran çok olmuştu. Operasyonun şirin meyvesi üç aylık Süreyya'yı, annesi ve anneannesinden dinledik...
Haber: Ç. BEGÜM SOYDEMİR / Arşivi

İlk kadın edebiyatçılarımızdan Fatma Aliye Hanım, sperm bankası marifetiyle dünyaya gelen torununun torununun, ilk alışverişini de üstünde kendi resminin olduğu bir banknotla yaptığı bir roman yazabilir miydi? Bunu tahayyül etmesi bile imkânsızdı, apaçık. Oysa şimdi böyle bir romanın sayfalarındayız.
Karşımdaki üç aylık bebek Süreyya, olağanüstü kadınlarıyla meşhur bir ailenin son üyesi. Gidebildiğimiz kadar geriden alırsak; Ahmet Cevdet Paşa’nın kızları Emine Semiyye ve Fatma Aliye hanımlardan başlamak gerekiyor. Bir yılı aşkın süredir 50 TL’lik banknotların arka yüzünden bakan Fatma Aliye, romancılığı, çevirmenliği ve felsefeciliğiyle Türkiye tarihine ‘ilklerin kadını’ olarak damga vurmuş bir şahsiyet. Onun kızlarından Nimet Hanım, o zamanlar göz önüne alındığında bir devrimci sayılabilir, 33 yaşına kadar evlenmeyi tercih etmemiş biri. Nimet Hanım’ın kızı tiyatrocu Suna Selen, ikinci evliliğini meslektaşı Münir Özkul’la yapmış, hayat dolu bir kadın. İkisinin kızı Güner Özkul, bu güçlü kadınlara, kendisi öyle demekten kaçınsa da cesur bir karar vererek Kıbrıs’ta sperm donasyonuyla hamile kalarak ihanet etmemiş taze anne.

En çok hamileyken verdiğiniz söyleşide “Artık çocuklu arkadaşlarımla görüşemiyordum” dediğinizde gayet iyi anlamıştım nasıl bir arzu içinde olduğunuzu. Madem o kadar istediniz hep, niye bu kadar beklediniz yapmak için?
G.Ö.: Herkes başvurduğum yöntemi çok cesurca buluyor ama aslında korkaklıktan buraya geldim. Yani çok çocuk sevmeme rağmen hep şartlar daha iyi olsun, bir şeyler daha otursun... Erken anne olayım hevesinde de değildim hiç, hep 35’ten sonraydı zaten düşüncem. Ama olmama ihtimali paniğe kapılmanıza yol açıyor. Yoksa keşke 20’lerimde yapsaydım gibi bir pişmanlığım olmadı. Ama Süreyya olamasaydı belki pişmanlık duyardım.

Kaç kere daha denemeye kararlıydınız, sonuna kadar gidecek miydiniz?
G.Ö.: Ben şanslıydım, bir seferde tuttu. Bir de bir doktor hanımla tanıştım, sonradan arkadaşım da oldu. O bana daha ilk gün “Güner, insanlar nerede duracaklarını bilmiyorlar ve çok acıklı hallere düşüyorlar, biz de onları vazgeçmeleri için ikna edemiyoruz. Umarım o noktaya gelmezsin ve söylemek zorunda kalmam ama gelirsen sana söyleyeceğim durman gereken noktayı” dedi. Allahtan öyle durumlara düşmedim. 

Nasıl peki, umduğunuz gibi mi her şey? Daha doğrusu ne umuyordunuz?
G.Ö.: Ben bu kararı verene kadar çok hormonlarımı dinlediğim ve dürtülerle çocuk sahibi olduğum için hep o çizgide gideceğimi sanıyordum. Ama şimdi daha mesafeli, soğukkanlıyım, o kadar kendimi kaybetmiş durumda hissetmiyorum. Hep hayatımda vardı gibi de, yani ondan öncesi yoktu gibi hissediyorum.
S.S.: Valla zaten öyle de hissetsen, böyle de bir kere çocuğu yaptıktan sonra o çok büyük sorumluluk ve o sorumluluğu böyle devenin kamburu gibi sırtında taşımak zorundasın artık.
G.Ö.: Hiç öyle zorunluluk gibi değil yani. Zaten ben bugüne böyle geldim gibi.
S.S.: Şimdi küçük, öyle geliyor. Biraz daha büyüsün, ben görürüm, devenin kaç hörgücü var, neyse, senin bir hörgücün olacak! 

Belki olur başka bir tane daha...
G.Ö.: Yok, ben hep bir kızım olsun istedim, oldu.

Erkek olsaydı biraz burulur muydunuz?
S.S.: Zor olurdu.
G.Ö.: Yani hele böyle tek başına bu işe kalkışınca kız çocukla bir kadının iletişim kurması daha kolay, çocuklar için rol model gerekiyor, bir kız çocuğa daha çok şey verebilirim diye düşünüyorum.
S.S.: Çok daha kolay tabii.

Tam tersi değil midir? Kız çocuk babaya, erkek anneye düşkün olmaz mı?
S.S.: Ama şekerim şimdi açık konuşalım, nihayetinde istedikleri kadar başka akımlar da gelse Freud’un üstüne çıkabilen hiç kimse yok. O belirli bir dönem. Ama sonra da ne oluyor biliyor musunuz, bir şekilde doktor-hasta ilişkisi gibi, nefret, kopma, karşı koyuş başlıyor. Oğlanlar babaya daha çok sığınıyor, çünkü daha kanka oluyorlar asıl fikre ve yardıma ihtiyaç olan dönemde. Yani sosyalleşme döneminde aynı cinsten birine ihtiyaç duyuyor. Erkekse penisi, kadınsa vajinası olan birine. Bu benim yorumum ama tabii, ben Freud’cuyum, kusura bakmayın. 

Siz hem kız hem erkek çocuk büyüttüğünüz için de o farkları daha yakından biliyorsunuz.
S.S.: Ben bir erkek çocuğunu yalnız başıma büyüttüm ve çok zorluk çektim. Bayağı artık matematik problemi çözer gibiydim, ciddi söylüyorum. Elimde kâğıt-kalem, kurmaylar gibi, savaş kazanmak için bunu arkadan mı geçsem, önden mi saldırsam, özellikle 15-16 yaş! Çünkü arkadaşlarımdan gördüğümü söylüyorum, bir de annesiyle çok iyi geçinen ama bu sefer de gay olanlar var. Buyrun bakalım! Yani bunun sorumluluğu da sizde. Hoş, sadece baba da değil. Baba nihayetinde bütün ülkelerde sadece para kazanıp yapabildiği kadar ailenin rahatını temin etmekle yükümlü. Bütün ülkelerde geneli bu. Asıl patırtı annenin başına kalıyor. 

Korkutuyorsunuz!
S.S.: İşte bunları düşündüğüm için, sırf çocuk çocuk değil benim için. Bunlar yaşandıktan sonra çocuk bana çoook büyük artık böyle...

Bunları diyorsunuz ama üç çocuk annesisiniz.
S.S.: Canım ben bunu şimdi diyorum! Yaşaya yaşaya öğrendim.
Siz anne-babanızın tek çocuğusunuz aslında ama beş kardeşsiniz.
G.Ö.: Evet, ben ara kesit kümesiyim! 

Babanızla daha yoğun bir ilişkiniz vardı değil mi?
G.Ö.: Babamla farklı bir ilişkim vardı ama neticede annemin dediğine geliyoruz. Yani şunu fark ettim ki, annemle itiştiğimi sanırken aslında hep o ne dediyse onları yapmışım, o ne yaptıysa aşağı yukarı aynı şekilde gitmeye çalışmışım. Aynı okullara git, aynı işleri yap, aynı çevrelerde dolan. Gerçi mesleklerinin aynı olması, ikisinden de pek uzağa düşmememi beraberinde getirdi ama şu aşamada kendimi anneme daha yakın hissediyorum. 

Süreyya’dan sonra biraz daha yakınlaşma oldu mu, ‘Anne oldum annemi anladım’ hali var mı?
G.Ö.: Hayır hayır, öyle bir şey değil ama aşağı yukarı 30’u geçtikten sonra hissetmeye başladığım bir duygu. 

Siz mutlu bir çocuk muydunuz?
G.Ö.: Evet, benim her şeye rağmen çok mutlu bir çocukluğum ve gençliğim olmuş, tabii ki o zaman bunun farkında değildim. Annemle babam ayrı olmalarına rağmen birlikte oldukları kişiler hep çocukları seven insanlar oldu. Ben hiç kimseden kötü bir muamele görmedim, hep sevgi dolu ortamlarda büyüdüm. Mesela annemle bir örnek giyindiğimiz, saçımızı bir örnek kestirdiğimiz, mutfağa girip kurabiye yaptığımız bir dönemimiz var, 6-7 yaş civarı. Süreyya’yla da öyle bir dönemi çok severek yaşayabilirim. Sadece anne-baba değil okul hayatı da. Ben yatılı okudum, arkadaşlarımla çok haşır neşirdim. Yılbaşını yine yatakhane arkadaşlarımdan biriyle geçirdim, hafta sonu onlarla birlikteydim. Birazdan lise arkadaşlarım gelecek. Süreyya da öyle arkadaşlar bulabilecek mi? Her şey daha sanal ya artık, globalizm çok büyük bir aldatmaca. Onlar da herhalde kendi çıkış yollarını bulacaklar.

Ya beni sevmezse diye korktuğunuz oluyor mu arada?
G.Ö.: Ondan o kadar çok korkmuyorum! Anne-baba ya da anne veya baba, kim varsa hayatında, gerçekten sevgisini gösterirse çocuğa, sonunda onun karşılığını bulacağını düşünüyorum. Karşılık derken çok uzağa düşmeyeceğini, sonunda bir iletişim içinde olabileceklerini... Hep erişebileceğim bir mesafede olmasını isterim çocuğumun. Onun dışında çok klişe olacak ama sağlık! Bedenen ve ruhen sağlıklı bir çocuk olsun isterim, ona yönelik tek endişem bu olabilir. 

Birlikte olduğunuz kişinin tavrı ne bu konuda?
G.Ö.: O çok anlayışlı. Önceden bir kızı, bir oğlu olduğu için son derece de yardımcı. Her konuda ne yapılması gerektiğini bilen biri var gene etrafımda. Tabii ki hamileyken bunlara kızıyordum, bırakın yaşayarak öğreneyim falan. Ama bebek doğduktan sonra her bilgi çok önemliymiş, yardım etmek isteyen herkesin önerilerini minnettarlıkla dinlemek lazımmış gerçekten.

‘Raconu unutmuşum!’
Doğumdan 10 gün sonra sunuculuk yapmak üzere sahnedeydiniz. Çok erken değil mi, nasıl gittiniz?
G.Ö.: O işe iki ay önceden, bir sağlık problemimiz olmazsa gelirim diyerek söz vermiştim. Ama evden çıktığım zaman ‘Benim ne işim var sokakta?’ diye geri kaçmak istedim. Bir, içim cızladı. İkincisi hamileyken insanlar çok daha iyi ve sempatiyle yaklaşıyorlar. Yolda yürümek zor değil, toplu taşıma araçlarına inip binmek zor değil. Ama şimdi birdenbire ben normal bir insanım ve insanlar üstüme üstüme geliyorlar. ‘Bir dakika, ben daha yeni anneyim!’ demek istiyorsun. Metroda niye bana çarpıyorlar? Unutmuşum yürümeyi, durmayı, normal insan olmayı, raconu unutmuşum. O hamileyken yayıla yayıla gidip herkesin önden aman efendim, buyrun demesine alışmışım. Çok bocaladım o gün, ama kazasız belasız atlattık.

‘Torunlara mesafeli duruyorum’
Ne hissediyorsunuz böyle bakınca Süreyya’ya?
S.S.: Kim, ben mi? Hiçbir şey hissetmiyorum (Kahkaha atıyor).

Daha değil mi diyorsunuz?
G.Ö.: Ya annem bebekler biraz büyüyüp ele geldikten sonraÖ
S.S.: Onlarla iletişim kurabiliyorum. Yoksa bebek işte, insan yavrusu... (Süreyya’ya dönerek) Değil mi canım? Ama ben kendi çocuklarıma da başta bir şey hissetmedim yani.

Herhalde çocuğa alışık bir aile olmakla da ilgili biraz...
S.S.: O da olabilir, yapı meselesi de olabilir. Benim ilk torunum değil bir defa. İlki 18 yaşında, İsveç’te. Şunu da söyleyeyim, biraz torunlara karşı mesafeli durmayı tercih ediyorum. Özellikle de küçüklere...

Neden?
S.S.: Hiç unutmam, ilk torunum iki buçuk yaşındaydı. Geldiler İsveç’ten. Ben bunun peşinde koştur Allah, süpürgelere bindirdim eğlendirmek için bilmem ne. Çok eğlendi. Böyle bir motelde kalıyoruz. Oğlumla eşi öğle uykusuna yatmışlar, bu da benim yanıma geldi. Biz gene oyun oynamaya başladık. Ondan sonra Avrupalı gelin geldi, “Biz bütün Side’de çocuğu arıyoruz, anne sen bize nasıl söylemezsin!” diye. Ben böyle kaldım, bu nasıl düşünce, ama o İsveçli falan derken oğlum da “Evet anne, bize söylemen lazımdı” deyince haaa... Dedim, bu başkalarının çocuğu. Önce onların haksız olduğunu düşünmeye kalktım ama hadi biri haksız, öbürü de mi haksız? Yani benim torunum benim yanıma gelince ben haber vermek durumundaysam demek ki ortada benim algılayamadığım bir vaziyet var. Tamam, bu onların çocuğu, onların kurallarına göre oynamak lazım. Ve herkesin kuralının ne olduğunu da ben bilemem.

Anneniz torun gördü mü?
S.S.: Tabii canım.
G.Ö.: Tabii tabii, beni anneannem büyüttü. 

Onun nasıldı torunuyla ilişkisi? Çünkü bizde önemli şeyler anneanne babaanne...
S.S.: Vallahi şimdi açık söyleyeyim. Ben anneme bir problem çıktığı zaman sığındım, kızı da teslim ettim. Tabii çok önemli, o sizin annenizdir, o ne derse onun doğru olduğuna inanırsınız. Ama şimdi modern hayatta çok fark etti. Yani çocuklarınız başka konularda sizi dinlemiyorlar ki bu konuda... Yani söylerseniz, ayrılık, gerginlik olmasın diye evet der gibi davranırlar ama içten içe de... Gerçeği konuşalım, yanlış mı?
G.Ö.: Bakalım!



Baba adı Münir, soyadı Özkul
Babayı nasıl seçiyorsunuz?
Aslında kısırlık çok yaygın bir problem, çok farklı hikâyeler var. Bir sürü kısır erkek var, onlar da sperm donasyonundan faydalanıyor ama kimse bilmiyor. O zaman babanın profiline en yakın kişiyi seçmek için kan grubundan başlıyorlar. Öyle kısıtlayıcı bir durumunuz yoksa kendi kan grubunuzdan olmasını öneriyorlar. Benim grubum B Rh+ en ince dosyaydı! Çok kolay seçtik, 10 dakika bile sürmedi.

Bir sürü şey yazar da iyi bir insan yazmaz orada, hırsız değil yazmaz...
S.S.: Ama zaten önceden elenir onlar.
G.Ö.: Tabii, fiziksel özelliklerden sonra baktığınız şey eğitim durumu. Geçirdiği sağlık testleri vs.
S.S.: Peki eğitim durumu neymiş?
G.Ö.: Mastır öğrencisi.
S.S.: E fevkalade, daha ne?
G.Ö.: İşte kafası da çalışıyor diye...
S.S.: Gayet tabii canım, önemli olan o. 

Süreyya’nın nüfus kâğıdında baba adı hanesinde ne yazıyor peki?
G.Ö.: O noktada nüfus müdürlüğünde bekâr anne prosedürü uygulanıyor. Orası boş kalmıyor, “Biz yazmak zorundayız, bir isim söyleyin” diyorlar. Ben de Münir dedim, zaten çoğunluk babasının adını söylüyormuş. 

Size neresi benziyor Süreyya’nın?
G.Ö.: Elleri, ayakları, kaşları, ağzı benziyor. Bu kadarı da yeter. Anneme de benziyor.
S.S.: Getirsene şu bebeklik resmimi. İlk zamanlar Münir’e benziyordu, Güner’le Münir çok benzer çünkü. Tombullaşınca neneye yani bana benzemeye başladı.

Sizin durumunuzu bilince insan ister istemez nasıl olacak, Türk filmi gibi çocuk büyüyüp benim babam nerede deyince ne cevap verecek diye kurmaya başlıyor. Zaman zaman ben bir şey yaptım, tasası da bunlara düştü diye düşünüp sinir oluyor musunuz?
G.Ö.: Bir müddet sonra artık düşünmeyecekler benim adıma diye düşünüyorum. O gün geldiğinde de doğru yolu kendim bulacağım. Yani bunun hesabını çocuğa vermek için tabii ki kafanızdan bir şeyler geçiyor ama zaten hiçbir şey planladığınız gibi gitmiyor ki...
S.S.: Ben size bir şey söyleyeyim, annesi kabul edecek mi, etmeyecek mi bilmiyorum ama ben programı yaptım, merak etmeyin!