Olayı, bilinçaltına balıklama dalmaktı

Olayı, bilinçaltına balıklama dalmaktı
Olayı, bilinçaltına balıklama dalmaktı
Rock tarihinin en provokatif isimlerinden Lou Reed, 71 yaşında hayatını kaybetti. Zorlu bir çocukluk geçiren Lou Reed'in hayatını üniversite hocası şair Delmore Schwartz ve Andy Warhol değiştirmişti.
Haber: DERYA BENGİ / Arşivi

Nelson Mandela, ırkçı Güney Afrika yönetimi tarafından serbest bırakıldığı 1990’da, Londra’da, onuruna düzenlenen büyük bir konsere katıldı. O gece sahnedeki yıldızlardan biri de Lou Reed’di. İzlenimlerini kâğıda şöyle dökmüştü: “Bir insan düşüncelerinden dolayı nasıl 27 sene hapis yatar? Üç ay, eyvallah. Bir sene, belki. Ama 27 sene? O gece Mandela’yla şahsen tanışamadım. Herkes gibi video monitöründen seyrettim. 71 yaşında inanılmaz zinde gözüküyordu. O yaşa gelince ben de öyle olabilmeyi dilerim.”
Olmadı. Maalesef Lou Reed tam da 71 yaşında, erkenden hayatını kaybetti. Ölen arkadaşlarının ardından çıkardığı yas albümü ‘Magic and Loss’un izini sürersek, evet, her kayıp bir sona işaret ediyor ama sihir baki kalıyor, uzayıp gidiyor. 

Kendi yolunu kendisi açtı

Lou Reed, 60’ların ortasında John Cale’le tanışıp Velvet Underground macerasına atıldığında henüz 22’sindeydi. Etrafta yumuşak bir meltem gibi esen Beatles rüzgârı bile çoğu insan için toplumsal değerleri dinamitlemekle eşdeğerdi. En az folk, blues ve doo-wop kadar free-caz ve avangard müziklerle de haşir neşir olan Lou Reed, kendi yolunu kendi açıyor, Beatles ve beatnik müziğine oranla çok daha çiğ, ilkel, bozguncu bir rock damarından sesleniyor, şarkı sözlerinde uyuşturuculardan, seks işçilerinden, sado-mazoşizmden bahsederek aşırı gerçekçi bir şehir edebiyatına kapı aralıyordu. John Cale “Lou’nun olayı, bilinçaltına balıklama dalmak” diyordu. Şarkılarında ettiği her kelamın hakkını ve hesabını verecek kadar idmanlıydı. Zor bir çocukluk geçirmişti. New York’un çeperinde, Yahudi, entelektüel, baskıcı bir ailede yetişmiş, ruhsal problemleri ve eşcinsel yönelimi nedeniyle insafsızca ilaç ve elektroşok tedavilerine maruz kalmıştı. Ama üniversitede İngiliz edebiyatı tahsili görürken tanıştığı hocası şair Delmore Schwartz’ın verdiği cesaretle kendini yeni baştan yaratmayı bilmişti.


Andy Warhol ikinci hocasıydı. Warhol’un ‘Fabrika’sında büyüyen Velvet Underground dörtlüsü, aralarına bir şarkıcı ve ‘femme-fatale’ olarak katılan manken Nico’yla birlikte, New York sanat çevresinin davul zurnası haline geldi. Üzerinde Warhol imzalı muz resmi bulunan ilk albümlerini 1967’de yayımladılar. Satışı yerlerde sürünüyordu. Ama müziğin geleceğine ışık tutuyor, çaktırmadan punk’ın tohumlarını tarlaya ekiyordu. Brian Eno, bir keresinde “O albüm az sattı ama satın alan herkes kendine bir grup kurdu” demişti. Bunlardan biri Eno’ysa, diğeri David Bowie’ydi. Vaclav Havel’in, ABD dönüşü Prag’a getirdiği bir Velvet Underground plağı, 68 baharından itibaren, özgür bir Çekoslovakya için Sovyet tanklarına karşı direnişin simgesi oldu.
Lou Reed ikinci hayatına Londra’da, henüz pek isim yapmamış David Bowie’nin kanatları altında başladı. Velvet Underground tarihe karışırken, sıra zincirleme solo albümlere geliyordu. 70’lerin Lou Reed’i, androjen, kısa saçları bazen civciv sarısı, makyajı kömür karası, yine kafası kıyak, yine yolun tehlikeli kıyısında, karanlıklarda gezinen bir Lou Reed’di. Bir travestiyi başrole yerleştiren ‘Walk On The Wild Side’ rock tarihine koyu harflerle bu dönemde yazıldı. “Bu şarkı hit oldu mu olmadı mı, emin değilim. Hiti bile hit olmayan yegâne sanatçı benim herhalde” diyordu. Aynı tarihli naif ‘Perfect Day’in ise kadri iyi bilindi: 1997’de geliri muhtaç çocuklara aktarılan bir BBC projesi olarak, aralarında Bono, Bowie, Elton John, Suzanne Vega, Dr. John, Suede ve Tom Jones’un da bulunduğu sanatçılar tarafından topluca seslendirildi.


60’larda kazandığı kötü şöhretin balını kaymağını yemeden, sermayeyi tüketmeden, senelerce insan ruhunun ve toplumsal hayatın kuytularına dair öncü ve yenilikçi eserler ortaya koydu. Güncel siyaset sahasında da aktifti 90’lardan itibaren. Sansürü savunan muhafazakâr siyasetçilere karşı yazdığı ‘Sex With Your Parents (Motherfucker)’, rock’ta görüp görülebilecek en sert ve provokatif şarkılardan biriydi. “Bu sağcı moruklar beni ifrit ettikçe / Ben de onları ifrit edecek bir şey aradım buldum” diyor ve ekliyordu: “Bu bunaklar çalıp çırparlar / Sonra da kanun çıkarırlar / O yasak, bu yasak / Düşündüğünü söylemek yasak / Onu içmek, bunu çekmek yasak/ Ama elimde istatistikler var / Belgeler ve rakamlar / Bunlar var ya bunlar / Ana-babalarıyla yattılar.”


50 yaşından sonra Laurie Anderson çapında bir sanatçıyla tanışıp evlenmesini, Schwartz ve Warhol’dan sonra hayatının üçüncü büyük ikramiyesi sayıyordu. Kaosla huzur arasında salınan dengeyi, keyif verici ve uyuşturucu maddelerden sonra, bu kez Çin savunma sanatı Tai Chi’de bulmuştu. 

Poe hikâyelerinden seçki

Vurucu dizeleri, melodileri, gümbürtülü gitarı bir yana, kalın, çatallı, dimdik sesinin fısıltısı bile bir çığlık kuvvetindeydi. Bu tüyler ürpertici sesi son senelerde Metallica’yla birlikte doldurduğu ‘Lulu’ albümünde, Gorillaz’ın ‘Some Kind of Nature’, Metric’in ‘Wanderlust’ şarkılarında ve Peter Gabriel cover’ı ‘Solsbury Hill’de işitebildik sadece.
Veda albümü ‘The Raven’ı on sene önce yayımlamıştı. Edgar Allan Poe hikâyelerinden müzikli bir seçki, deneysel bir başyapıttı. Zaten kalbi öteden beri Poe’nun, Raymond Chandler’ın, Hubert Selby Jr’ın, Brecht’in, Burroughs’un, Kerouac’ın satır aralarında çarpıyordu. “Rock’n’roll’un Dostoyevski’si olmak isterim” derken şaka yapmıyordu. Lou Reed, yüzlerce şarkıda yeraltının notlarını, suç ve cezanın zabıtlarını tutan, gitar kuşanmış bir Dostoyevski’ydi.

EN GÜZEL LOU REED YORUMLARI


Lou Reed şarkılarını başkalarından dinlemek isteyenlere, birbirinden güzel ve ilginç on örnek: White Light White Heat (David Bowie), Walk On The Wild Side (Vanessa Paradis), Perfect Day (The Jolly Boys), Power of the Heart (Peter Gabriel), Femme Fatale (R.E.M.), Sweet Jane (Cowboy Junkies), Street Hassle (Simple Minds), Satellite of Love (Milla Jovovich), Waiting For My Man (Rodolphe Burger), Vicious (Blitz)

BEŞ TAVSİYE


Lou Reed’in 22 albümlük solo döneminden bir seçki:
Transformer (1972): İkinci solo. ‘Perfect Day’, ‘Walk On The Wild Side’ ve ‘Satellite of Love’ gibi en tanınmış şarkıları burada.
Berlin (1973): Duvarla ikiye bölünmüş bir kent mecazında, kıskançlık, öfke ve yitirme üzerine karanlık bir albüm. Belki de bir roman.
The Blue Mask (1982): Sadık basçısı ve dostu Fernando Saunders’lı ilk albüm. Otobiyografik öğeler içeriyor.
New York (1989): Doğduğu şehre adanmış bu konsept albüm, Wayne Wang ile Paul Auster’ın Lou Reed’li filmi ‘Blue in the Face’e de ilham verdi.
Set The Twilight Reeling (1996): ‘Sex With Your Parents’ın ve Velvet Underground gitaristi Sterling Morrison’ın ardından yazdığı ‘Finish Line’ın bulunduğu son dönem başyapıtı.