Olaylara yeni anlamlar katmak beni eğlendiriyor

Olaylara yeni anlamlar katmak beni eğlendiriyor
Olaylara yeni anlamlar katmak beni eğlendiriyor

Gezici birisi olduğunu söyleyen Seza Peker, İstanbul, Paris, New York ve Rio da kendisini iyi hissettiğini belirtiyor.

Seza Paker son dönem çalışmalarını ve eski yıllardan bir kesiti Tepebaşı Galerist'te sergiliyor. Sergiyle birlikte Ali Akay da Paker'in 30 yıllık sanat yaşamı üzerine bir kitap hazırladı. Peker, sergiyi ve eserlerini anlattı.
Haber: MÜGE AKGÜN / Arşivi

Her yapıt sanatçısını yansıtır ama bazıları daha çok. Seza Paker de bu çoklardan. Onun çalışmaları kişiliğinin, duruşunun, dinginliğinin ve kararlılığını kısacası yaşamı algılayışının yansıması. Dikkatimizi çekmesini istediği şeyi içten içe anlatıyor. Bu yüzden de insan derinden etkileniyor onun yapıtlarını izlerken.
Önce serginin adından başlasak, ‘Sea of Tranquility/ Huzur Denizi’, bu kavram kendi içinde de zıtlıkları barındırıyor mu? Bu serginin adını ‘Sea of Tranquility/Huzur Denizi’ koymam, iki anlamlılık üzerine seyirciyi düşünmeye çağırabilmek, güncel sorular ve yaşadığımız anları, yaşamın direkt içinden geçen, politik, sosyal (yerel ve evrensel) meselelere aynı anda ve zamanda bakmak... Sea of Tranquility, ‘Mare Tranquilitas’, ayın karanlık yüzüne verilen ad. Bildiğimiz gibi susuz bir bazalt yığınına verilen ad... Dokunduğumuz anda, ince toza dönüşen madde... Apollo serisinin yumuşak iniş yapmak üzere seçtiği ve Apolloların bazılarının ilk saniyelerde patlayıp kaybolan ve de hayallerinin, hayal kırıklıklarının odaklandığı yer. Apollo 11’in bayrağını dikip, astronotların ayak bastığı yerin adı. Bütün bir hikâye veya tarih olarak düşünebiliriz bunları sergiyi gezerken.
‘Huzur Denizi’ ister arşivinde yıllardır sakladığın işler, ister yeni üretimlerin olsun hepsi katman katman, farklı teknikler ve malzemelerin birlikteliğinden oluşuyor diyebilir miyiz?
Doğru bir saptama. Her seferinde katmanlardan oluşan ve fragmanter, resimsel bir öykü yazmaktayım; bir kurgu kuruyorum. Bunların kimisi sahici, kimisi ise maddi hayal gücüne ait olarak yeni formlarla işliyor. Evet, malzemeler değişebiliyor, kimi zaman desenlerden, karikatürlerden, fotoğraflardan, kimi zaman seslerden oluşan bir heterojen düzenleme veya çeşitli malzemelerle kompozisyonlar kuruyorum.
Bu serginde de hikâye ‘Huzur Denizi’ etrafında mı kurgulanıyor? Evet, 1969’da Apollo 11’in Ay’a yollanması ve Amerikan bayrağının Huzur Denizi’ne saplanması hikâyesini yeniden kurguluyorum. ‘Feldspar’ hayali bir bayrak formunu alıyor. İzleyiciye eserin anlaşılırlığı için işaretler bırakıyorum ve standart formlar veya imitasyon üzerine kurulu desenler yerine bunları daha oyunsal bir şekle sokarak, düşündürmeye açarak kendi dilimin kurgusunu ortaya koyuyorum. Bir tür şifrelendirmeyle şifrenin çözülmesini bekliyorum izleyiciden.
Fotoğraf, sanatında çok önemli bir öğe. Birçok çalışmanda fotoğraf var, neden? Fotoğraf son çağın en kullanılan malzemesi. 19. yüzyıldan bugüne gittikçe; hayatımızı kaplayan, cep telefonundan internete kadar sonsuz bir şekilde sayılarının arttığı, sınırsız bir kullanım bu. Fotoğrafın kullanımı farklı bir şekilde uygulandığı zaman tarih kendiliğinden bir dolaşım oluşturuyor. Bazen aile arşivimde 1950’lerde, bazen kendi arşivimde 1980’lerde, 1990’larda. Ve bugüne kadar kullandığım fotoğraflar katmanlar yaratıyor, aralarındaki ilişkiler bugünü anlatıyor, şekillendiriyor.
Ve müzik... 12 yıl konservatuvarda piyano eğitimin var. Müzik çalışmalarını nasıl etkiliyor?
Konservatuvara ilkokuldan başladım ve iki okullu oldum. Çok hızlı bir şekilde bende ikili bir sorumluluk ve ayrıcalık yarattı. İstanbul Belediye Konservatuvarı, Beyazıt’ta, beyaz boyalı eski bir ahşap köşktü. İstanbul’u arşınlamak mecburiyetindeydim. Köşkteki her odadan çıkan değişik enstrüman sesleri yol boyu beni eve dönene kadar takip ediyordu. Bu klasik eğitimden plastik sanatlara geçişimde öncelikle yöntem işin içine girdi. Sonradan yaptığım videolarda caz, klasik müzik, rap, opera, film müzikleri gibi değişik müzik disiplinlerini gerek tek tek gerekse harmanlayarak kullandım. Müzik filmlerimin cetveli oldu. Müzik ve ses enstalasyonları çalışmalarımın ana parçası haline geldi.
Yapıtlarında herhangi bir konuyu sloganlaştırarak anlatma yerine hep göndermeler var. Yaşamında da böyle midir yaklaşımın?
Olaylarla ilişkim zaten sanatsal olandan geçmekte çoğu zaman, okuduğum bir haber, siyasi bir karşılaşma, bir felsefi makale vs. Bütün bunlar benim kendi süzgecimden geçirdiğim şeyler. Olaylar en basit halinde kendilerini zaten gösteriyorlar. Onlara yeni anlamlar katmak, katmanların arasındaki ilişkilere eğilmek beni eğlendiren şeyler. İşlerimde yaşamdan aldıklarımı kullanıyorum. Bağırıp çağırmaktan çok daha temkinli bir şekilde şeyler ve olayların zaman içindeki gelişmeleriyle oynamayı seviyorum.
Paris ve İstanbul arasında gidip gelen bir düzenin var ama aslında sürekli bir seyahat, dolaşma hali de seziyorum sanki? Tüm bunlar yaratım sürecinin parçası mı?
Evet, gezici biriyim. Oradan oraya gidip geldim, ailem de öyle. Terk edilen ve geri dönülen yerler var insanların hayatında. Her yerin değişimini yaşıyorsunuz, kimi zaman nostaljik bile olabiliyorsunuz. O bakımdan belki de kendime nerde olursam olayım sanatsal bir dil oluşturdum. Gezici bir dili sevdim. Benzerlikler olmuyor bu dillerde, tersine hep farklar ve ayrı anlamlarla işlemekte. Yıllar ve günler geçiveriyor bu şekilde. Paris ve İstanbul gibi iki şehri takip etmek güzel bir şey, ama aynı zamanda zorlukları da yok değil. Yaratı süreçlerinin seyahatlerden, kımıldamalardan, olaylardan geldiğini düşünebiliriz.
Kendini daha iyi, daha yaratıcı hissettiğin yerler var mı?
Bazı yerlerde insan kendini daha iyi hissediyor gerçekten, ama sabit bir duygu mu bu, bazen Paris, bazen İstanbul, bazen New York veya Rio. Bunlar iyi hissettiğim yerler, ama her zaman mı? Bilmiyorum.
Ali Akay’ın kaleme aldığı sanat yaşamının 30 yıllık değerlendirilmesi diyebileceğimiz kitap hakkında ne düşünüyorsun, okuyunca neler hissettin?
Bu kitap benim eserlerim üzerine Ali Akay’ın bir okuması; felsefi ve sosyolojik bir okuma. Tabii çok heyecan verici bir şey kitabı eline alıp, bunun kendim üzerine yazılmış bir kitap olduğunu görmek ve düşünmek.

 

Alİ Akay Zamana ihtiyaç duyuran eserler üretiyor

Sanatçı kitabı yazmak mutlaka zordur ama okumak da zordur. ‘Refleksif Akışkanlıklar’ ise ilgiyle okunan, bir sanatçıyı bir bütün olarak konumlandıran bir değerlendirme. Uzun yıllardır birlikte olduğun birini mercek altına almak daha mı zor, daha mı kolay? Sanırım, yakından takip ettiğim, düşüncelerini ve sanata bakışını izleyebildiğim birisinin eserleri üzerine yazmak kolay gibi gözükse bile içinde asıl zorlukları taşıyor.
Nedir o zorluklar? Sanatçının düşüncesi işaretlerden, renklerden, çizgilerden, malzemelerden, kelimelerden ve seslerden geçiyor; ama sadece bunlar değil, aynı zamanda yana açılanlar, dışarıya bizi alıp götüren çizgiler, kaymalar, akışkanlık diye adlandırdığım sabit olmayan ve sürekli hareket halinde olan ve asla bir göstergeye veya bir gösterene dönüşmeyecek olan başka anlamlara taşınan işaretler var; form diyemeyeceğim (çünkü çok demode olan bir şey günümüz sanatında), ama bir şeyi göstermek için kullanılan ‘doğru olmayan’ kavramsal imgeler var (Godard ‘doğru imge değil sadece bir imge’ diyordu).
Seza Paker de, en güncel ve en basit olan nesnelerden veya olaylardan yeni cümleler, yeni anlatımlar çıkaran bir sanatçı. Siyaseti bu kadar yüzeyde verip de yaratıyı öne çıkaran bir çalışma tarzı var; çünkü özel bir ilgiye, zamana ihtiyaç duyuran eserler üretiyor. Bu çok ender olan bir şey günümüzde. Üzerine konuşulsun ve kamuya açılan ‘eserler’ yapılsın, medyatikleşsin diye değil, dikkat verilsin, dikkatle bakılsın, bugünün hızının dışına çıkılsın diye düşünüp, çalışıyor eserlerinde. Üzerine yazmanın zorlukları buradan gelmekte. Yakından bakmak ve takip etmek ve de onunla derinlemesine konuşmak burada bir avantaj oluyor. Bunu yakalayabilmek için yakınında olmak gerektir sanıyorum.