Öldürmek istemediğinde silah en zor bulunan şey!

Öldürmek istemediğinde silah en zor bulunan şey!
Öldürmek istemediğinde silah en zor bulunan şey!
'Gitmek' ile sinemaya sağlam bir giriş yapan Hüseyin Karabey'in yeni filmi 'Sesime Gel', Berlin'deki açılışın ardından İstanbul Film Festivali'nde 'Radikal Halk Ödülü'nü kazandı. Karabey ile ödülü ve sinemasını konuştuk.
Haber: ŞENAY AYDEMİR - senay.aydemir@radikal.com.tr / Arşivi

Törendeki konuşmanızda “Halk ödülü, almak istediklerimden birisiydi” dediniz. Neden önemli bu ödül sizin için?
Yıllardır filmlerim festivallerde gösterilir. Bizim gibi sinema yapanlar için, hem eleştirmenlerin hem de seyircinin beğendiği bir film yapmak hayaldir. Bunun da bir formülü yok. Bu yüzden hep kafa yormuşumdur. En çok istediğim şey seyircinin filmden memnun ayrılması, çoğunluğun en azından. Film yapmaya o kadar yoğunlaşmışım ki, “Sağ salim bitirdik ve insanlar hoşlandı” demekten başka hiçbir şey düşünmüyordum. Açıkçası o gün seyirci ödülü alacağımı bilerek gitmedim. Açıklanınca şok geçirdim. ‘Radikal seyirci ödülleri’ dendiğinde ben Onur Ünlü’ye baktım (gülüyor). Çok onore oldum açıkçası. Törenden sonra düşündükçe, daha pozitif bir inanç geldi yaptığım işe, onun karşı tarafla buluşmasına. Radikal Halk Ödülü’nün sistemi de kolay değil, seyircinin oy kullanmak için takipçi olması lazım. Çok hoşuma gitti. Bir de ‘Sesime Gel’ kolay bir film değil.
Tam da onu soracaktım. Gösterim sonrası tepkiler nasıldı?Benim filmim samimiyet ve içtenliğe oynayan bir film. Bunu Berlin’de de gördüm. Üstelik orada 12 yaş üstü çocuklar için gösteriliyordu. Salonun üçte biri çocuktu. Bütün gösterimler dolu geçti. İnanılmaz sorular sordular. Şunu hissetmiştim: Bu insani yaklaşımı gördüğü için seyirci filmi seviyor. Bir de nine ve kız torun hikâyesinin sıcaklığına inandıklarını düşünüyorum. İstanbul ’da da aynısı oldu. Salondan neredeyse hiç kimse ayrılmadı. Yapılan konuşmalar beğeniler üzerineydi.
Filmin hikâyesi nasıl oluşturuldu?
Altı yıl önce ‘Gitmek’ zamanında festivallerde gezerken müzisyen arkadaşım Hüseyin Yıldız bana bu hikâyeden bahsetmişti. Özellikle 12 Eylül sonrası ve 90’larda Dersim’de, askerler gelip her evden birisini alıyor ve silah getirilinceye kadar bırakmıyorlarmış. Bunu dinleyince, ‘silah birini öldürmek istemediğin zaman en zor bulunan şey’ diye düşündüm. Buradaki insanlar birisini öldürmek isteseler hemen bulurlar. Kürtlerde ufak kızların, yaşlı kadınların elinde silah olmaz. Hem etik olarak da gelenek olarak da buna uzaklar. Dedim ki “Bu hikâyeyi bir nene-kız torun üzerinden anlatsak nasıl olur?” Bir de bir sinema yapacaksam kendine özgü bir şey olmasını istiyorum. Bu coğrafyanın anlatım biçimlerini kullanmak istiyorum. O yüzden de dengbejleri kullandım. Hikâye anlatımına bir övgü, herkes filmde bir hikâye anlatıyor. Belki de ilk defa Kürtlerin dengbejlerinin nasıl hikâye anlattıklarına dair bir film oldu. En azından Türkiye seyircisi için. Yine aynı şekilde, o formu şöyle de kullandık: Bir hikâye anlatıcısı onları nasıl topluyor. Abidin Parıltı ile birlikte yazdık. Abidin’in, dengbejler üzerine araştırma kitabı var. Yazım süreci iki yıla yakın sürdü. Bir de benim belgeselden gelen geçmişimden dolayı sıradan insanlarla nasıl çalışılacağını da biliyorum. Onların getirdikleri de filmin öyküsüne katıldı. 
‘Gitmek’te de burada da bir ‘kurmaca belgesel’ havası var. Bunu Hüseyin Karabey sinemasının alametifarikası olarak kabul edebilir miyiz?
Biz tartışmalı konularla ilgili filmler yapıyoruz. Geçmişe baktığımda özellikle. Bizim anlattığımızın gerçekten yaşanmış olduğunu bizim bilmemiz yetmiyor. Onu öyle bir anlatmamız lazım ki, izleyici ikna olmalı. Ben buna ‘hiper gerçekçi’ diyorum. Bizim de derdimiz zaten, bu soruna uzak olanlara hitap etmek. Onlar için bu türden bir gerçeklikle karşılaşmak sinemada çok sarsıcı oluyor. Sadece kurmaca yetmiyor. Sinemanın birçok olanağını kullanıyorum. Biraz da hikâyenin peşinden giderek yöntemleri buluyorum. ‘F Tipi Film’deki film, tamamen kurmacaydı. Şimdi bir dönem filmi çekmeyi düşünüyorum. Kamera oradaymış gibi bir duygu vermek istiyorum. Bu bir risk aynı zamanda. 
‘Gitmek’te de masalsı bir anlatım vardı. Bunda Kürt kültüründeki sözlü anlatımın gücünün payı var mı?Ben hayatım boyunca birkaç isimden çok etkilendim: Nâzım Hikmet, Yaşar Kemal ve Yılmaz Güney. Özellikle Nâzım Hikmet ve Yaşar Kemal’in büyüklüğü tartışılmaz. Ama onları diğerlerinden ayıran şey nedir? Nâzım’ın formu aslında hikâye anlatıcılığı, karakter ve olay üzerine. Şiire kattığı boyut hikâye anlatıcılığıdır. ‘Benerci Kendini Niçin Öldürdü?’ ya da ‘Şeyh Bedreddin Destanı’ örneğin. Yaşar Kemal 16-17 yaşlarında altı bine yakın hikâye biliyormuş ezberden. Hem de Kürtçe biliyor bunları. Abidin Dino, Balaban onlar da bu damardan besleniyor. Tek başına yetenek değil, beslendiği yer de ilgimi çekiyor. Benim örneklerim de yerelliğin bu şekilde denemeleri. Dedim ki “Beceremeyeceksem de bunu beceremeyeyim”.
Son yıllarda, “Kürt sineması var mı? Varsa ne aşamada? Örnekleri neler?” gibi tartışmalar da yapılıyor. Siz böyle bir sinemanın varlığına inanıyor musunuz? Kendinizi nerede konumlandırıyorsunuz?
Sinemanın tanımlanması meselesi asla yönetmenlerin işi olmamış. Onlar filmleri yapmış, sonra tanımlamalar yapılmış. Bu yüzden sinemanın tanımlanmasının sinemacıya sormak bana ters geliyor. Ben kendi sinemamı yapmaya çalışıyorum. Artı ‘Kürt sineması’ tanımlaması, Kürtlerin bu ülkede yaşadığı kimlik sorunuyla direkt alakalı. Belki bu yüzden belirtme gereği isteniyor. Ben kendime “Kürt asıllı, işçi kökenli bir sinemacıyım” diyorum. Çünkü bu ülkede uzun süre bu iki kimliği taşımak ayrımcılık sebebi oldu. Bir gün bu kalktığında bu iki kelimeyi söylemeyeceğim, o günün ayrımcılığı neyse onu söyleyeceğim. Bunu belirtmemin sebebi ise beni dinleyen ‘Kürt ve işçi kökenli’ bir çocuğun bundan cesaret almasını sağlamak. Öte yandan Kürt sinemasını nasıl tanımlayacağız. İçinde Kürt sermayesi olmalı, Kürtler çekmeli, Kürt konusu olması lazım vs. Bu tanımlamalarla çok ilgilenmiyorum. İlgilendiğim, ulusal kimlik olarak bir ayrımcılık varsa bunun belirtilmesi. Birileri tanımlama yapmak isterse ‘Mezopotamya sineması yapan birisi’ olarak tanımlanmayı tercih ederim. Kendimi sınırlamak istemiyorum. Mesela Kürtçe bilmiyorum ben. Annemin dili Kürtçe. Korktuğu için o dili bize öğretmedi. Bir anımı anlatayım: Med TV açıldığında çanak anten aldık. Annem Med TV’den Kürtçe haberleri dinliyor. Baktım ağlıyor. “Anne niye ağlıyorsun?” dedim. “Oğlum” dedi “Siz anlayamazsınız. Biz bu dilden dolayı çok aşağılandık. Şimdi onu televizyonda duymak benim için anlatılması imkânsız bir mutluluk”. Benim tek dileğim; bu ülkede anneler dillerini çocuklara öğretebilsinler. Ondan sonrası, ezilen kim olursa onun yanında olacağız.