Ömrüm seni sevmekle nihayet...bulabilse!

Ömrüm seni sevmekle nihayet...bulabilse!
Ömrüm seni sevmekle nihayet...bulabilse!
Boşanmalar karşısında evliliği özendirmeyi hedeflediği söylenebilecek 'Bir Yastıkta 40 Yıl', Türkiye'nin kültürel değişme sürecine de ışık tutuyor
Haber: TAYFUN ATAY - tayfun.atay@radikal.com.tr / Arşivi

Kanal 7’de ekrana gelen ‘Bir Yastıkta 40 Yıl’ hiç şüphesiz bir ‘good old days’ programı. Çünkü ‘bir yastıkta kocamak’ şu zamanda büyük ölçüde maziye matuf bir durum. Programda aşkla-sevgiyle 40 yılı devirmiş Aydın çiftinden Mürüvvet Hanım’ın da üzüntüyle belirttiği üzere “şimdi 3 aydan, 6 aydan, hatta 1 aydan geri dönenler var evlendikleri evden. Hem de çocukla...”
Muhafazakâr kanalımızın bu içtenlikli programına hiç önyargılı yaklaşmamalı. Türkiye ’nin hepi-topu iki kuşakta nasıl sarsıcı bir kültürel değişmeden geçtiğini evlilik kurumu üzerinden anlama yolunda, akademik çerçevede bile işlerliğe sokulabilecek değerde bir yapım bu... Evliliklerini anlatan çift, bunun yanısıra çocukluklarını, gençliklerini, yetişkinliklerini, hayat gailelerini ve nihayet yaşlılıklarını da hikâye ederek önümüze hem sosyolojik, hem etnografik hem de folklorik eşsiz bir malzeme koymakta. Bir tür ‘sözlü tarih’ pratiği eşliğinde onların kişisel belleklerinden süzülüp gelenler, yabana atılmaz bir sosyo-tarihsel belge kıymeti kazanıyor.
Evet, programın mesajı, günümüzde boşanma eğiliminin artması karşısında evliliği özendirmeye yönelik olabilir, ki bu da kanalın yayın politikası ve hedef kitlesi düşünüldüğünde anlaşılırdır. Ama programı, “neden evlilik bugün neredeyse olanaksız” sorusuna geçmiş hayatın ekonomik dinamikleri ve sosyal parametrelerini hatırlayarak karşılaştırmalı yaklaşımla cevap arama yolunda da izleyebilirsiniz.
Mürüvvet Aydın hatırlatıyor mesela bize bir zamanlar nasıl bir hayatın içinde varolunduğunu: “Çay adeti yoktu. Çay yoktu ki adeti olsun; kahve içilirdi bir tek. Bahçende bir elma, bir armut ağacın varsa ne âlâ; onu ikram ederdin misafirine. Öyle pasta, tatlı yoktu. Ben bir tek evlenirken naylon çorap, yarım topuklu ayakkabı giydim, bir daha da giymedim. On ay nişanlı olarak uzak kaldık, o Düzce’de ben Gölcük’te. On ayda 10’ar mektup gitti geldi benden ona, ondan bana. Renkli kağıtlara yazılmış, manilerle bezeli, içlerinde kurutulmuş çiçekler olan mektuplar... Parada-pulda ayrı gayrımız olmadı hiç; şimdiki çiftler gibi senin param benim param yapmadık. Senin-benim diye bir şey yoktu ki; ‘bizim’ vardı.”
Anlatılanlarda o hayatın ekonomisini, teknolojisini, ulaşımını, iletişimini ve etiğini bulmak mümkün... İsmail Aydın bu yoksul ve yoksun hayatı “Öyle tatlı bir zamandı” diye yadederken eşi şimdiki zamanı “Her şey var ama huzur yok” diye tanımlıyor. Neden diye sorarsanız da sanırım cevap, 80’lik Aydın’ın kendi zamanından süzüp çıkardığı nasihat niteliğindeki şu görüşte gizli: “En büyük marifet, zenginlik değil kanaatkârlık”.
Kanaatkârlık! Pazar ekonomisinin değil geçimlik ekonominin; rekabetçi-yarışmacı ahlâkın değil, dayanışmacı-paylaşımcı ahlâkın; gösterişten dolayı değil ihtiyaçtan dolayı tüketimin esas olduğu bir eski zamanlar erdemi... Bu zamana intibakının ne kadar olanaksız olduğunu mu fısıldıyorsunuz?! Tamam, zaten o yüzden unutun ‘bir yastıkta 40 yıl’ı!..