Ömürden Sezgin yazdı: İş teklifi bahane, gezmek şahane!

Ömürden Sezgin yazdı: İş teklifi bahane, gezmek şahane!
Ömürden Sezgin yazdı: İş teklifi bahane, gezmek şahane!
Tayvan günlerimin sonuna yaklaşmışken Kuala Lumpur'da bir firmadan iş teklifi alıyorum. Müleket için çağırıyorlar. Göz açıp kapayıncaya kadar çantamı hazırlayıp kendimi havaalanında buluyorum!
Haber: ÖMÜRDEN SEZGİN / Arşivi

FOTOĞRAFLAR İÇİN TIKLAYIN

 

Uzakdoğu keşfimin 6. ayını tamamlamış bulunmaktayım, bu aslında plana göre son ay anlamına geliyor. Yavaş yavaş, tekrar düzene oturma, tekrar iş hayatına dönme zamanı geldi demek oluyor. Peki, bu maceraya veda nasıl gerçekleşiyor, neler yaşanıyor ondan bahsetmek istiyorum bu yazıda.

Öncelikle bu son dönemde, tanıştığım doçent ve girişimcilik dersindeki öğrencilerle beraber yaptığımız ortak çalışmalar hakkında yazayım. Bir dönem boyunca burda, Tayvan’ın kaynaklarını nasıl daha iyi tanıtım için kullanabiliriz üzerine çalışmış ve elimizden geldiği kadarıyla bu bölgenin uluslarası firmalarıyla kontağa geçmeye uğraşmıştık. Bu görüşmeler sayesinde Uzak Doğu'daki iş hayatı hakkında az da olsa bir fikrim oldu. Dakiklik ve düzen konusunda Avrupalılar kadar olmasa da bizlerden daha iyiler diyebilirim. Çalışma ve sosyal yaşam açısından bizlere göre daha yoğun bir yaşantıları var. Bu verimsizlikten dolayı mı yoksa çok çalıştıkları için mi böyledir onu bilemiyorum, ancak toplamda 5 günlük yıllık izin ve ortalama 1200 dolarlık mühendis maaşlarıyla gerçekten ağır çalışma şartlarının olduğu bir gerçek. Bu da, bu bölgede çalışmak isteyen kişilere bir bilgi olarak yardımcı olur sanıyorum.

Bana burada kariyer yapma fırsatı çıktı mı diye sorarsanız açıkcası Çinceyi iyi bilmeden ve de bu ağır şartları kabul etmeden burda çalışmak zor. Ancak yoğun bir şekilde yaptığım başvurulardan birine , tam da askerlik kararı çıkartma arifesinde yanıt alma şansım oldu. Bir akşam, çalan telefonu açtığımda karşımda İngilizce konuşan ve beni Malezya’da görevlendirmek isteyen bir kişiyi buldum. Bir çok başvurudan hangisi olduğunu başta anlayamasam da sonradan yaptığım araştırmada, Kuala Lumpur yakınlarında üretim yapan uluslararası düzeyde bir Alman fabrikası olduğunu öğrendim. Son dakikada ortaya çıkan bu gelişme beni gerçekten heyecanlandırmıştı. Tayvan’da kalmak belki de en doğrusuydu ama Asyadaki birçok kültürü bir arada barındıran Malezya’da çalışma fikri benim gibi macera meraklısı bir insan için tabii ki çok daha cazip geldi. Finanse ettikleri uçak biletlerini alıp Hong Kong üzerinden Kuala Lumpur'a unutamayacağım bir seyahat gerçekleştirdim.

İlk önce Cumartesi sabahı yola çıkıp dünyanın en büyük uluslararası şehirlerinden Hong Kong a doğru yola çıktım. Taipei-Hongkong arası yaklaşık 1,5 saat. Havaalanına geldiğinizde zaten bu uluslararası ortamı hissetmemeniz elde değil. Çekik gözlü insan sayısına eşit sayıdaki Avrupalı ve Amerikalılar size bu ortamı direkt gösteriyor. Neyse, planıma göre Hong Kongda bir gün geçirmem ve gece yarısı havaalanına tekrar dönüp, orda bir süre yattıktan sonra sabah Kuala Lumpur’a doğru yola çıkmam gerekiyor. Sabah iner inmez, Türkiye dışında her ülkede bulduğum, ancak Hong Kong’da belki de bu zamana kadar ki en iyisini gördüğüm hızlı metroyla şehir merkezinin direkt göbeğine indim. Haritasız bu büyük ve dünyanın en yoğun nüfuslu şehrini gezmek muhtemel olmadığı için, önemli yerleri gösteren haritalardan bir tane alıp klasik Ömürden taktiğiyle, yani otobüs ve toplu taşıma araçlarını kullanmadan, sadece yürüyerek gezime başladım. Önce sahile doğru yürüdüm, açıkcası kalabalığın o tarafa gitmesi beni bayağı bir etkilemişti. Hong Kong , birçok küçük adadan oluşsan bir yer ancak, iki ana yer merkezi oluşturuyor diyebilirim. Kalabalığın beni sürüklediği yer de bu bölgelerden biri olan Kowtoon a doğru giden, aynı İstanbul’dakileri andıran vapurların kalktığı iskele idi. Yaklaşık 3 aydır deniz, 6 aydır da İstanbul hasretiyle yanıp tutuşan biri olarak, bu tarihi vapurlara atlayıp karşı tarafa geçtim. Havaalanında aldığım, yabancıların yoğun olduğu izlenimi, şehirde gezerken aynı şekilde geçerli idi. Ana caddelerden birinde yürürken  bu oranın yarı yarıya olduğu izlenimine kapılmamak elde değil.

Yürümek bitmiyor. Esmer, klasik bir Orta Doğulu'yu andıran yapımız, her zaman Müslüman bir grubun beni keşfetmesini sağladığı için burda da , “hallal food” diyerek yanıma yanaşanları yadırgadım diyemem. Beni aldıkları gibi, ara sokaklarda, binaların üst katlarında olan Pakistan, Malezya ve Hint lokantalarına çekip götürüyorlardı. Bu zamana kadar hiç bir Türk lokantasına rastlayamamam epey garibime gitti. Tamam, belki yemekler benzer ama neden şöyle ağız tadıyla bir döner yemeyelim, öyle değil mi? Neyse, pahalı olunca biz yine Mc Donalds’ın yolunu tuttuk. 

Sahilde yürürken kafası sarılmış, kap kara bir Hintli beni tutuverdi. Muhabbeti ve keşfetmeyi seven bir insan olmamdan ötürü seve seve konuşmaya başladım. Malum adamın amacı benden para almak, ama kolay mı? Tuttu ellerimden, önce kağıda birşeyler yazdı, birini bana verdi, diğerini de kendi aldı. "1 ile 5 arasında bir sayı, bir de çiçek ismi söyle" dedi. Söylediklerim, adamın kağıda yazdıklarıyla tutmaz mı? İnanın hayretler içinde kaldım. Adam da bunu görünce, başladı ‘ Kötü ruhlar dışarı, iyi ruhlar içeri' demeye . Neyse fazla uzatmayayım, benden para çıkmayacağını anlayınca, bu sefer tam tersini demeye başlamaz mı? "Kötü ruhlar içeri, iyi ruhlar dışarı." Ha bu arada hala el ele tutuşuyoruz. “Bırak yakamı” deyip yola devam ettim. Yolun devamında, yıldızlar caddesi var. Bruce Lee ve Jackie Chan gibi ünlü yıldızların çıktığı bu şehirde, bir çoğunun el izinin, büstlerinin olduğu bu caddeyi gezmenizi şiddetle tavsiye ederim. Garip olan bir şey de, evlenenler sanırım buraya gelip fotoğraf çektiriyorlar. Sağımda solumda, onlarca gelini görünce bu kanıya vardım tabii  eğer toplu belediye nikahı burda da çok yaygın değil ise!

Neyse, artık ana Hong Kong adasına geçme vakti geldi .Karşı taraftan gördüğüm, yüksek yüksek binaların olduğu, trafiğin vızır vızır aktığı bir yerdi. İlk vapurla karşıya geçtiğimde anladım ki burası diğer adaya göre daha canlı bir yermiş. Soldan akan trafik kafamı karıştırmıştı yine ama, ingilizvari çift katlı otobüsler, tramvaylar trafiği gerçekten renklendiriyor diyebilirim. Dünyanın en yoğun kentinde, herhalde tek katlı bir ulaşım olsa idi sanırım trafik haraket etmezdi. Yola devam ederken, bu sefer kalabalığı takip etme gibi bir durum yok. Çünkü her taraf kalabalık, her taraf renkli. Bir pazara daldım, burada yiyecek alışkanlığı Tayvana göre biraz daha farklıydı. Maymun beyni yenmesi en ilginçlerinden, hatta Tayvan'daki tavuk bacaklarından bile beter.

Yola devam ederken, yorgunluğun da etkisiyle bir Hong Kongluyu durdurup, “Yav kardeşim bu binalardan başka görecek yer yok mu burda?“ diye soruverdim. Asıl görülmesi gereken yerin yanındaymışım da haberim yokmuş. Burası Hong Kong'u yukardan seyredebileceğiniz mekana çıkan tramvayların kalktığı bir istasyon. Trene atlayıp tepeye çıktığımda, gördüğüm manzara dehşetti diyebilirim. Amerikan kentlerini görme fırsatım olmadı ama, belki de daha iyi bir manzara. Okyanus kenarındaki bu dehşet ışıl ışıl şehrin , devasa gökdelenleri... Unutulmayacak bir andı benim için.

Hong Kong gezisini bitirmeden önce, havaalanına dönüş yapacağım tren istasyonuna giderken, çoğunluğunu çılgın İngilizlerin oluşturduğu bir grubun arkasına takılıp, aylardır görmek istediğim tarz bir mekana geldim. Burası, Hong Kong'daki yabancıların eğlendiği, çılgına döndüğü, bizim Bodrum'daki barlar sokağına benzeyen bir bardı. Görülmeye değer bir yer, en azından 1 saat insanları uzaktan izlemek bile size gerçekten keyif verecektir. Ben malum 10 saat yürüyüşün ardından pek de ayakta duracak bir halde olmadığım için havaalanında banklardan oluşacak yatak odamın yolunu tuttum.

Sabah Kuala Lumpur yolculuğu var. Saat 10.00 gibi Asya'nın, hatta sürekli reklamlarında bahsedildiği gibi “Gerçek Asya'nın” bu sıcak ülkesine ayak bastım. Yengeç dönencesinden Ekvator yakınına inice, kışın ortasında şortla gezmekten başka çare yok. Sıcaklık 30 derece. Bu ısıyı havaalanına iner inmez hissediyorsunuz. İlginç olan, Hong Kong’da olduğu gibi burada da, “Burası dünyanın en iyi havaalanıdır” yazılı tabelalar var. Bir tane de biz bastırıp Atatürk Havalimanı'na assak hiç fena olmayacak! Neyse, malum mülakata geldik, karşılayan birisi olacağı söylenmişti bana ama, ben kapıdan çıkar çıkmaz, aynı Türkiye’de olduğu gibi insanlar üzerime hücum edince bakmaya bile fırsat bulamadan ortamdan ayrıldım. Ama uzaktan elinde pankart olan insanları da süzmeyi bırakmadım. Adımı tutan esmer adamı bulmam yaklaşık 10 dakikamı aldı diyebilirim. Tayvan'dan kara kaş kara göz bir adamla karşılaştığını gören şöförün suratını görmenizi isterdim. Herhalde içinden “Bu Çinliler nasıl da evrim geçirdiler “ demiştir herhalde. Neyse, yine soldan akan bir trafiğe girerek beni kalacağım otele yerleştirdi. Söylemeden edemeyeceğim, ben mutevazi bir otel beklerken, firmanın benim için Sheraton Oteli 32. katta bir oda ayarlaması beni çok fazla onore etmedi diyemem. O gazla adama, "Sabah 8.00 de gel ve beni al" demem de cabası.

Sabah atladık arabaya, bana verilen bilgiye göre fabrika 1 saat uzaklıkta ama gittikçe gidiyoruz. Döndük dolandık, ekvatoral ormanların içine girdik. Yeşillik, taşların, kayaların arasında taşarcasına fazla ve gür. Fabrikaya geldik. Önce Almanca muhabbet-mülakat, ardından İngilizce muhabbet-mulakattan sonra işe alındığımızı beyan ettiler. Bu tropikal ormanda, fabrikanın hemen yanında mühendislere verecekleri bungalovları gezdik, yemek yedik, etrafı gördük. Almanların ve tabii ki benim, etrafta kedi köpek gibi gezen maymunları farkettiğimizde yüzümüzün alığı ifadeyi görmenizi isterdim. Hatta fabrika müdürüne “Ben hep şehirlerde yaşadım , ne yaparım” dediğimde "Biz sanki ormanda yaşadık” demesi olaya tuz biber ekmişti. Neyse ki, Almancayı biraz unuttuğumdan böyle bir laf ettim diyerek toparlamam sorunu kısmen de olsa rahatlattı diyebilirim. Neyse 7 saatlik bir tanışma ve tanıtma merasiminden sonra ben tekrar yoluma bakıp, 'anayurt' Tayvan'a doğru kafamda bir çok soru işaretiyle yola çıktım. Çok güzel, çok harika bir ortam, ucuz yaşam ve Asya’yı deli gibi öğrenme keşfetme şansı da cabası. Ama aktif, yerinde duramayan Ömürden’e ne olur maymunlarla o soru işareti işte.  Artık maymunlar evrimlerini tamamlayana kadar beklemek düşecekti bana. Neyse, 3 gün içinde 3 havaalanını ve 3 ülkeyi hatmettikten sonra  odama geri döndüm. Bundan sonraki süreç karar verme, düşünme zamanı.

Kuala Lumpur ‘da anlatılması gerekenlerden biri de Petronas Kuleleri. Taipei’deki dünyanın en yüksek binasından önceki en yüksek binalar bunlardı. Önünde kocaman bir havuzu var ve birçok yabancı yerli halk, oturmuş havuzun kenarına ayaklarını suya sokuyor, çocuklar havuza atlayıp çıkıyor. Tekrar hatırlatayım aylardan ocak. Müslüman bir ülke olunca etrafta Türkiyeye benzer manzaralar görmek mümkün. Yemekler de bizim kebaplara benzeyince keyif ala ala hasret giderdim. Dünyanın en ucuz başkenti olması da cabası tabi. Neyse, yolda gezerken diğer Uzak Doğu ülkelerinde rastlanılan Türk dondurmacılarına rastladım. Anlamadığım bu bölgede dönercimiz yok ama Türk deyince insanlar dondurma deyiveriyorlar. Son olarak da China Town ‘ı ziyaret etmenizi şiddetle öneririm. Gezerken bile  pazarlık yapmakta olan birçok Türke rastladım. Burası sahte nike, Adidasların çok ucuza satıldığı bir kalabalık pazar görüntüsünde. Uzman olduğumuz konu olunca, adamın 45 milyon dediği Adidas’ı 20 ye kapatıverdik . Burası diğer yerlere göre, pazarlık payının fazlaca oynak olduğu bir mekanmış, ben de ilk defa böyle bir şeye rastladım. 

Şu an İstanbuldayım , 19 saatlik uçak yolculuğundan sonra memlekete vardım. Ellerim, gözlerim ve zihnim yorgun. Bu tatlı yorgunluk içerisinde hemen kendimi dışarıya atıp bol bol kebap yeyip, ayran içeceğim. İstanbul'un o özlediğim egzotik havasını içime çekeceğim. Eminönü'nden boğazı seyredip, Tophane'de nargilemi içeceğim. Dayanamazsam bir de kavrulmuş fındık alıp Ortaköy'de yerim. Çok tanıtımını yapamadık ama bari iç tüketime faydamız olsun.
Asyanın en ucundan, en başına yaptığım bu seyahatte yaşadıklarımı keyifle okuduğunuzu umarım. Bundan sonra umarım daha da keyifli, daha da heyecanlı yazılarla, daha da farklı çoğrafyalarda sizlerle birlikte olurum. Siz de eğer benzer duygularla dünyaya ve hayata bakıyorsanız, Sırtçantalılar olarak sizleri de aramızda görmekten çok büyük mutluluk duyarız... Ömür'den sevgiler. İyi yolculuklar...
(www.sirtcantalilar.com)