Önce onların ruhlarıyla konuştum

Önce onların ruhlarıyla konuştum
Önce onların ruhlarıyla konuştum
Şiire ve yaşama sevincine adanmış bir film Kelebeğin Rüyası. Yılmaz Erdoğan, 70 yıl sonra ünlü olmalarını sağmadığı iki şair Muzaffer ve Onur için, 'Onlar biraz Oğuz Atay gibi oldular' diyor.
Haber: CEM ERCİYES / Arşivi

‘Kelebeğin Rüyası’ şiirli bir film. Hayır sadece üslubu nedeniyle değil, iki şairin hikâyesini onların şairliği ve şiiri üzerine kurduğu ve içinde şiirler uçuştuğu, izleyicide bu şiirleri mutlaka okumalıyım duygusu da uyandırdığı için şiirli bir film. Hatta belki de şiir üzerine bir film.
Filmin Avrupa galası önceki akşam Londra Türk Filmleri Festivali’nde yapıldı. Festivalin sponsoru Vodafone Red’in davetiyle katıldığımız galadan sonra St. Martin’s Lane Otel’de yapılan ‘after party’de Yılmaz Erdoğan ve oyuncularla filme dair konuşma fırsatı oldu.
Yılmaz Erdoğan en çok zorlandığı, en çok uğraştığı filminin ‘Kelebeğin Rüyası’ olduğunu söylüyor. Zonguldaklı şairler Muzaffer Tayyip Uslu ve Rüştü Onur’un hikâyesi kadar şiirleri, yazıları, mektupları da onu etkilemiş. “Önce onların ruhlarıyla konuştum, ‘Neden biz, 20’li yaşlarda öldük diye mi?’ diye sordular” diye anlatıyor. Tabii ki başka bir sürü genç yaşta ölen insan var, ama bu ikisinin kendilerini adamış olmaları, yazdıkları gibi yaşayıp, yaşadıkları gibi yazmış olmaları onu hikâyenin içine çekmiş.
‘O zamanın meşhurları şairler’

“Mahcup olacakları hiçbir şiir yazmamışlar” diye anlatıyor Muzaffer ve Onur’u. Yaşadıkları dönem de şiirin çok popüler olduğu bir zaman. “O zamanın meşhurları şairler. Onlar da meşhur olmak istiyor. Adlarını bir duyursalar, karınları da doyacak, hayatları da kolaylaşacak” diye anlatıyor Erdoğan. Ama tabii olmuyor. İlk şiirleri Varlık’ta yayımlandıktan kısa süre sonra arka arkaya veremden ölüyorlar. Hem de Yılmaz Erdoğan’ın filmde bizzat canlandırdığı hocaları Behçet Necatigil’in tüm çabalarına rağmen. Bir yandan da şanslı buluyor Muzaffer ve Rüştü’yü. İlk edebiyat öğretmenleri Abdülbaki Gölpınarlı, sonraki Behçet Necatigil; bu çapta adamların lise öğretmenliği yaptığı yıllar o zamanlar.
Bu film belli ki Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip’i ölümlerinden 70 yıl sonra, istedikleri gibi ‘meşhur’ edecek. Bu şöhreti Yılmaz Erdoğan ‘kaçınılmaz’ buluyor, çünkü ‘çok iyiler’. “Biraz Oğuz Atay gibi oldular, değerleri ölümlerinden çok sonra anlaşıldı” diye anlatıyor. Kendi dönemlerinde ‘Garip Akımı’na yakın duran, şiirselliğe, süslemeye karşı, etkili ve yalın mısraların peşinde koşan iki genç şair... Belli ki filmi seyredecek milyonlarca kişi, onların şiirlerini yeniden duymak, okumak isteyecek. Neyse ki yakında filmin ‘sound track’ albümü çıkıyor. Burada müziklerden çok filmde okunan şiirler yer alacak. Hatta şair kimliğini bu filmin mayasına katan Yılmaz Erdoğan da kendi şiirlerinden birini okuyor albümde.
Malum ikilinin kitapları da çıktı; Rüştü Onur’un karısına yazdığı mektuplar ve şiirlerini Kaynak Yayınları ‘Mektubun Avucumda’ adıyla kitaplaştırdı. Yapı Kredi de Muzaffer Tayyip’in tek kitabı ‘Şimdilik’i bastı. Dediğimiz gibi, ‘Kelebeğin Rüyası’, onları tekrar hayata döndürdü.
Oscar çalışması başladı bile
Filmin çekimleri de kolay olmamış, ama Yılmaz Erdoğan “Herkesin içine bir şey girdi, canla başla çalışıp çok iyi iş çıkarttılar” diyor; bütün oyuncularından, ekibinden memnun. Hatta kendinden de: “Ben de öyle; Neşeli Hayat’ı seyrettiğimde o filmle bunun arasında sanki bir film daha olmalıymış gibi... Ama yaptık işte” diyor. Filmin maden ocaklarında başlayan tek planlık açılış sahnesi bir teknik/yönetmenlik gösterisi gibi. Gemi sahnelerinde dijital efektlerden bolca yararlanmışlar. Erdoğan bunu şöyle anlatıyor: “Gemi Tuzla’da duruyor, sağ olsunlar efektçiler sayesinde denize açıldı, yürüdü gitti.”
Yine gemi sahnelerinde Türkiye ’de pek kullanılmayan ‘ip kamera’yla çekim yaptıklarından da söz etti. Sette pek bir problem yaşamamışlar. Oyuncuların zayıflama meselesi hariç. Kıvanç Tatlıtuğ’un verdiği kilolar magazin basınını epey meşgul etmiş ve belli ki sette de biraz tedirginlik yaratmış, “Kıvanç Tatlıtuğ ne yaptığının farkında mı, diye tartışma programı bile yaptılar” diye şaşkınlıkla anlatıyor o günleri.
Fragmanı ilk seyrettiğimde bende bir ‘Steinbeck uyarlaması’ izleyecekmişim duygusu yaratan ‘Kelebeğin Rüyası’ hakikaten Hollywoodvari bir yapım. Ne diyelim, adeta ‘Amerikan standartlarında bir dönem filmi’. Rengi, dokusu ve hatta müzikleri. Belli ki seneye Oscar’da En İyi Yabancı Film dalında ilk beşe girmekte kararlılar. Sadece Türkiye’nin aday göstermesiyle yetinmeyip, bir an önce Amerika’da gösterime girmesi ve ödül şansının artması için çalışmalara başlamışlar bile.
‘Kelebeğin Rüyası’ için yaşama sevinciyle ilgili hüzünlü bir film de diyebiliriz. Bu özelliğiyle Erdoğan’ın bir önceki filmi ‘Neşeli Hayat’la akrabalık bağı olan bir yapım. Bütün derdi fark edilmeyen insanların aşina hikâyeleri olan Yılmaz Erdoğan aslında şakası bol, izleyicinin bütün kahramanları çok seveceği, hemen herkesin ‘iyi’ olduğu ne var ki sonu acıklı biten bir film yapmış. Kötü olan hayat ama onu da her şeye rağmen mutlulukla yaşamaya çalışan insanların hikâyesi bu. Filmde söylendiği gibi onlar için ‘şiir bahanesidir hayatın’. Bir sahnesinde Rüştü Onur, sevgilisi Mediha’ya evlenme teklif ediyor, “Hastayız biz” cevabına kısa ama net bir cevap verir: “Âşığız biz”... Ve ne kadar sürecekse, o kadar mutlu olmak için evlenirler. Yaşama şiir tutkusuyla, aşkın cazibesiyle tutunmaya çalışan iki genç adam biraz da bu tutkularından başka bir şeye aldırmadıkları için kısa ama etkileyici birer hikâyenin kahramanları olurlar.
Dün de Berlin galasını yapan film, izleyici rekorları da kırmaya aday. Rekorlar filan kırmasa, Oscarlar filan almasa bile ziyanı yok. Şiire, 40’ların Türkiyesi’nden unutulmuş entelektüellere, hastalıklara ve hatta mutluluklara dair bir konuyu böyle büyük bir yapıma dönüştürme cesareti ve inancı için zaten her tür tebriği hak ediyorlar.