Öncesi gibi sonrası da 'acı'

Öncesi gibi sonrası da 'acı'
Öncesi gibi sonrası da 'acı'
Soner Yalçın'ın Sivas Katliamı konusunda söyleneceklerin bitmediğini/bitmeyeceğini gösteren belgeseli 'Menekşe'den Önce', zifiri karanlığın efendilerine bir kez daha hesap soruyor.
Haber: MURAT ÖZER / Arşivi

Türkiye’nin yaşadığı yığınla ‘karanlık gün’den biriydi 2 Temmuz 1993. Sivas’taki Madımak Oteli’nde o gün yaşananlar, bu ülkenin kabarık sabıkasındaki yerini alırken, zayıflatılmak için her şeyin yapıldığı ‘toplumsal hafıza’dan silinmeye çalışıldı 20 yıl boyunca. Evet, çalışıldı ama başarılamadı ve bu günlere kadar gelindi, tazeliğini korudu ‘acı’. Ne yazık ki artık sadece oda.tv davasıyla adı anılır olan Soner Yalçın’ın yönetiminde hayat bulan ‘Menekşe’den Önce’ projesi, 20 yıldır böylesi bir hikâyeyi beyazperdeye taşımaktan ‘özenle’ uzak duran (nedense!) sinemacılarımıza yol gösterme işlevi üstleniyor öncelikle. ‘Garabet’ üretme konusunda uzmanlaşan sinemamız, açılan bu yolu değerlendirir diye umuyoruz, biraz da naifçe bir bakışla. 70 dakikalık bu belgesel, izlerken bizi 20 yıl öncesine götürüyor ve ‘karanlığı savunanlar’ın göz açıp kapayıncaya kadar hiç ettiği 35 canın hesabını soruyor. Açılıştaki görüntüler, o gün Madımak Oteli’nin önünde toplanan kalabalığın ruh halini apaçık ortaya koyarken, devamında gördüklerimiz de 20 yıldır kanayan yarayı yakın planla ortaya koyuyor.
Çoğunlukla tanıklıklar üzerinden yürüyen belgesel, o gün hayatını kaybeden Menekşe Kaya’nın, ablasının katledilişinden sonra doğan aynı adlı kardeşinin gerçeği arayıp buluşuna ortak ediyor bizleri. Tanıkları dinledikçe yüreğimiz kabarıyor, insan olmanın yakınından bile geçmeyen ‘yaratıklar’ın karşısında bir kişinin bile durmamış olmasının tetiklediği öfkeyle birleşiyor, insan cinsinin yeryüzünden tümüyle silinmesi gerektiğine dair inancımız pekişiyor. Abartıyoruz belki ama insanlık tarihinin bu tür vakalarla tıka basa dolu olduğu gerçeği bir yanda dururken başka türlü düşünmek de mümkün olmuyor ne yazık ki.
‘Menekşe’den Önce’, belgesel disiplini çerçevesinde kimi eksik ve gediklere sahip olmasına karşın, bunları hoşgörmemizi sağlayabilecek bir motivasyonla hayat buluyor. Meselenin sadece ‘Şeytan Ayetleri’, meselenin sadece Aziz Nesin, meselenin sadece Alevilik, meselenin sadece ‘dinsizlik’, meselenin sadece ‘düşmanlık’ olmadığını bir kez daha gösteriyor bize bu belgesel, tıpkı bugün yaşadıklarımız gibi. Kara tahtanın karşısına geçip, elindeki silgiyle her şeyi ve herkesi silmeye çalışıyor bazıları, geriye sadece ‘zifiri karanlık’ kalsın istiyorlar...

 

MERYEM

Umut onun ekmeği

Atalay Taşdiken’in ikinci filmi ‘Meryem’, temiz bir iş olmasına rağmen, gelgitlerden yoksun hikâyesiyle ‘tekrar duygusu’na çarpmaktan kurtulamıyor

İlk filmi ‘Mommo: Kız Kardeşim’le iyi bir açılış yapan, sinemasını ‘duygu’ üzerine inşa edeceğinin işaretlerini veren Atalay Taşdiken, ikinci filmi ‘Meryem’le bizi yanıltmıyor ve gerçeklerden beyazperdeye taşıdığı hikâyesiyle bir kez daha yüreğe seslenmesini biliyor. Ancak, ikinci çalışmada ilk filmin güçlü motivasyonu bir miktar törpülenmiş biçimde karşımıza geliyor.
Büyük kentteki kocasını beklerken umudunu yitirmemeye çalışan Meryem’in hikâyesini izliyoruz filmde. Askerden dönen eski yavuklusunun ısrarını da bertaraf etmeye çalışan genç kadının ‘küçük’ dünyasını, yalnızlıkla örülü gündelik yaşamını minimal dokunuşlarla yansıtan Atalay Taşdiken, bu noktada doğru bir yaklaşım sergiliyor ve hikâyeyi büyütmek için ekstra bir çaba harcamıyor. Ancak, belli bir aşamadan sonra bu yaklaşımın ‘tekrar duygusu’na çarptığını da söylemek gerek. Meryem’in ‘umut’ kavramıyla kurduğu ilişkinin yavaş yavaş altüst oluşuna dair sağlam ipuçları vermeyen hikâye, ‘düz’ bir rotayı takip ediyor olmanın dezavantajlarını yaşıyor giderek. Ona kafayı takmış görünen eski sevgili de yeterince iyi çizilemediği için, Meryem’in durumunu netleştirecek iniş çıkışlardan mahrum kalıyor film.
Başlangıç noktasıyla final arasında herhangi bir gelgitin olmaması, ‘Meryem’in en büyük sorunu gibi duruyor. Seyircinin duygularını tetikleyecek birkaç sahneyle ilgiyi ayakta tutuyor yönetmen ama kocasının annesi ve babasıyla yaşayan başkarakterin yol haritasına ‘hikâye oluşturacak’ etkin doneler yerleştirmiyor. Yine de ‘temiz’ bir iş çıkarıp filmini belli bir aşamaya getirmeyi başarıyor. Daha fazlası için malzemesi de var ama frenlemeyi uygun görüyor nedense!