Opera şehre işte böyle indi...

Opera şehre işte böyle indi...
Opera şehre işte böyle indi...
Cuma namazı sonrası opera, dumanaltı bir sahne, yangınlarla tökezleyen bir tarih... 1. İstanbul Uluslararası Opera Festivali, şehre inmenin yollarını ararken, biz operanın şehre ilk geldiği günlerdeyiz. Kaynağımız taze bir kitap: 'Naum Tiyatrosu'...
Haber: GÖKHAN AKÇURA / Arşivi

19. yüzyılın tam ortaları. O zamanlar adı Pera olan Beyoğlu ’nun en işlek yeri, Tünel’den Galatasaray’a kadar uzanan bölge. Arka sokaklar pek tekin değil. Galatasaray Lisesi’nin yerinde Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye; tam karşısında, bugün Çiçek Pasajı’nın olduğu yerde görkemli bir tiyatro binası yükseliyor. Naum Tiyatrosu ya da Pera Tiyatrosu adıyla anılıyor. 1200 kişilik tiyatronun üç katlı locaları ve bir de balkonu var. İlanlardan burada İtalyan operalarının oynadığını anlıyoruz.
Öykü aslında 1838’de başlar. Katolik Arap bir ailenin ferdi olan Michel Naum, fes üretimiyle uğraşmaktadır. 1831’de çıkan büyük Pera yangınında, ailenin Galatasaray’daki konakları yanar. Boş kalan arsa önce İstanbul’a gelen bir İtalyan kumpanyasına kiralanır. Topluluk buraya 2 bin kişilik bir ahşap tiyatro kurar. İlk olarak ‘Aristodemo’ ve ‘Marco Bozzari’ adında iki trajedi oynanır. Aynı yerde 1840’ta ünlü İtalyan sihirbaz Bosco, saraydan izin alarak yeni bir tiyatro binası yaptırır. Bu 600 kişilik salonda illüzyon gösterilerinin yanı sıra pantomimalar ve trajediler de sahnelenir. İstanbul’da ilk opera temsili de bu tiyatroda verilir: Bellini’nin ‘Norma’sı 18 Kasım 1841’de perde açar. Bu tarihten itibaren Bosco Tiyatrosu’nda düzenli olarak opera temsilleri verilecektir.

Emprezaryo Naum Efendi
1844’te arsanın sahibi Michel Naum’un, artık Pera Tiyatrosu olarak anılan mekânın sanatsal yönetimini üstlendiğini görürüz. Naum’un o güne kadar yaptığı işlere benzemeyen bu görevi üstlenmesinde, bölgenin ileri gelenlerinin teşvik ve desteğinin de büyük payı vardır. Yani elçilikler, levantenler ve Pera sosyetesinin. Lakin Bosco’nun tiyatro binası 1847 yangınında kül olur. Bunun üzerine Naum Efendi, Batı sahne sanatlarına karşı ilgi duyan Sultan Abdülmecid’e bir opera binası yapmak için başvurur. Padişahın emriyle verilen cevapta, Avrupa’ca da hoş karşılanacak olduğundan Naum’un tiyatro inşası ve temsiller vermesi uygun görüldüğü bildirilir. 60 bin kuruş da yardım olarak gelmektedir.
Naum’un tiyatrosunda 1848’in Kasım ayından itibaren temsiller verilmeye başlanır. Ama aslında bu işi örgütlemek hiç de kolay bir şey değildir. Emprezaryo Naum ve müzik direktörü (İlk zamanlar bu işi tenor Lanzoni üstleniyordu) yaz ortasında Avusturya Lloyd Kumpanyası’na ait bir vapurla İtalya’ya gitmekte, orada kurdukları temaslar sonucu sanatçıları angaje etmekte ve ekim başlarında ‘opera heyeti’ vapura doluşup uzun bir yolculukla İstanbul’a vasıl olmaktadır. Emprezaryo bir yandan koroyu kurmaya, orkestrayı güçlendirmeye çalışmak, diğer yandan da provaları hızla yürütmek, operayı açılış gününe yetiştirmek zorundadır.
Bu hazırlıkların yapıldığı günlerde Pera sosyetesi ve elçilik mensupları, Büyükdere ve Tarabya’daki yazlıklarını boşaltıp şehre inmişlerdir. Adalar’a yapılan geziler için de mevsim geçmiştir. Artık opera günlerini iple çekmektedirler. Açılışla birlikte Pera’nın dar sokaklarında, at arabaları ve tahtırevanlar cirit atmaya başlar. Gece karanlığında sokakta fenerler, tiyatronun içinde ise kandil ve mumlar kullanılmaktadır. Tiyatro binasında bütün ricalara karşın herkes sigara ve çubuk içmektedir (Gazetelerde izleyicilerin antrakt sırasında ve hatta temsil esnasında sigara içmesinin kesinlikle yasaklanmasına, sahne dahil her yanın dumana boğulmasına, sanatçıların seslerinin kısılmasına, seyircilerin gözlerinin yanmasına neden olan bu kötü âdetin önlenmesini isteyen yazılar sık sık çıkmaktadır). Yani öyle pek de nezih bir manzara yoktur. Ama her şeye rağmen Pera’nın artık bir opera salonu vardır!
Tarih 9 Şubat 1849. Sultan Abdülmecid, cuma namazından sonra Pera Tiyatrosu’na gelir. Kendisi için inşa edilen imparatorluk locasında ilk kez oturacaktır. Başka seyircinin alınmadığı bu matinede, önce Angelo Mariani idaresindeki orkestra eşliğinde koro bir Türkçe kaside seslendirir. Ardından derhal programa geçilir ve repertuvardan ‘Linda di Chamounix’ adlı eser sonuna kadar oynanır. Bunu ‘Ernani’den iki sahne takip eder. Temsil sonunda Abdülmecid, tiyatro yöneticilerini locasına çağırır ve hediyelere boğar. Sanatçılar arasında paylaştırılmak üzere 50 bin kuruş bağış yapar. Sultan, eserlerdeki entrikaları kastederek, “Avrupa’da birbiri ardına çıkan isyanlara şaşmamak lazım” diye de buyurur.

Sultan Abdülmecid operada
Sultan Abdülmecid zaten sarayda opera ve tiyatro topluluklarını eskiden beri ağırlamaktadır. Michel Naum, 8 Mayıs 1947’de, yani Bosco Tiyatrosu’nun yanıp daha Naum Tiyatrosu’nun inşa edilmediği günlerde padişaha şükranlarını sunmak amacıyla Dolmabahçe’de bir opera temsili hazırlamıştır. Mecidiye ve
Tâir-i Bahri adlarını taşıyan iki yeni buharlı geminin denize indirilme merasiminde, Tophane’nin yanındaki Hasbahçe’de Köşk-i Hümâyun’a karşı kurulan geçici sahnede Donizetti’nin ‘Don Pasquale’si oynanmıştır.
Dönelim hikâyemize... Sultan Abdülmecid, 26 Mart 1851 günü, bu kez şehzadelerini de (İstikbalin üç padişahı, sırasıyla 5. Murad, 2. Abdülhamid ve 5. Mehmed) yanına alarak temsil saatinde ansızın Naum Tiyatrosu’na gelir. Alışılmadık bir şey olur ve padişah seyircileri localar, parter ve koltuklarda görmek istediğini söyler. Kapıda bekletilen kalabalık içeri alınır ve gösteri bir ayin havasında geçer. Gecenin sonunda padişahın onuruna çalınan marşta, herkes duygusal bir hareketle ayağa kalkar ve marşın bitimine kadar Sultan’a dönerek dinlemeyi sürdürür.
Naum Tiyatrosu’nda opera sanatının en güzel örnekleri temsil edilmekte, o sezon İtalya’dan getirilen sanatçıların kalitesine göre temsiller iyi ya da kötü geçmektedir. Pera, İtalya’nın opera sanatındaki yeniliklerini çok yakın takip etmekte, bazı eserler daha Paris ya da Londra’da temsil edilmeden İstanbul’da oynanmaktadır. Repertuvarda Verdi, Bellini, Rossini, Donizetti gibi ünlü opera bestecilerinin eserleri sırasıyla yer bulmaktadır.
Bu arada daha ‘ulusal’ konulu bazı opera ve oyunların da Naum Tiyatrosu’nda sahnelendiğini görürüz. Bunların ilki 1855’te Kırım Savaşı sırasında sahnelenen ‘Silistre Kuşatması’ adlı operadır. Sözlerini Michel Naum’un kardeşi Dr. Gabriel Naum’un, müziklerini ise Giacomo Panizza’nın yazdığı opera, bugün Bulgaristan topraklarında bulunan Silistre Kalesi’nin kuşatılması sırasında şehit düşen Musa Paşa ve askerlerinin kahramanlık mücadelesini anlatır (Daha sonra Namık Kemal’in ‘Vatan yahut Silistre’sinde ele alacağı konudur bu). 1862’de ise (Ne yazık ki metni konusunda hiçbir bilgimiz olmayan) ‘Constantinople en 1962’ (İstanbul 1962) adlı bir komedi sergilenir. Yüzyıl sonrası İstanbul’u ve dünyayı anlatmaya çalışan bu oyunu, sanırım Türkiye tarihinin ilk bilim kurgu eseri saymak gerekir. Aynı sezonda sahnelenen (ve yine metnini bilmediğimiz) bir diğer oyun ise ‘Jules Cesar a Constantinople’ (Jül Sezar İstanbul’da) olur...
Tiyatro için bir dönüm noktası da, 1857’de Dolmabahçe’de kurulan Gazhane’den çekilen hatla havagazına kavuşmasıdır. Böylece salon o güne kadar tasavvur bile edilemeyecek bir aydınlığa kavuşur. Tiyatronun ön cephesinde yazılı tiyatronun adı ve ay yıldızlı Osmanlı arması çok konuşulur.
Naum Tiyatrosu’nun öyküsü 5 Haziran 1870’e kadar devam eder. Bu tarihte Beyoğlu’nda çıkan büyük bir yangın Pera Tiyatrosu’nu da yakıp kül eder. Bir yangın sonrası inşa edilip 21 yıl İstanbulluların opera, tiyatro ve diğer gösteriler için ana mekânı olan yapı, yine bir yangınla yok olur.
Naum Tiyatrosu’nun öyküsünü, Emre Aracı’nın Yapı Kredi Yayınları’ndan yeni çıkan ‘Naum Tiyatrosu’ (19. Yüzyıl İstanbulu’nun İtalyan Operası) adlı kitabından özetleyerek aktarmaya çalıştık. Bu konuya daha önce el atmış Refik Ahmet Sevengil ve Metin And’ın araştırmalarını tamamlayan, konuyu bir monografi düzeyine ulaştıran bu başarılı çalışma için yazarı kutluyoruz.
Bugün arkamızı Galatasaray Lisesi’ne verip Çiçek Pasajı’na doğru bakıyor, Naum Tiyatrosu’nu hayal ederek “Tam burada bir opera vardı vaktizamanında” diyoruz. Pasajın hemen yanındaki sokağın adı niye ‘Sahne Sokağı’ sanıyordunuz ki!


    ETİKETLER:

    Kandil

    ,

    Beyoğlu