Oscar adaylığını İstanbul'da öğrendi

Oscar adaylığını İstanbul'da öğrendi
Oscar adaylığını İstanbul'da öğrendi
Filistinli yönetmen Hani Ebu Esed, 16. Randevu İstanbul Film Festivali'ne katıldı; açılış gecesinde onur ödülünü, ertesi günse yeni filmi 'Omar'ın Oscar adaylığı haberini aldı. Esed, "İstanbul bana şanslı geldi" diyor.
Haber: ELİF TUNCA / Arşivi

Yılın son film festivali Randevu İstanbul’un açılış gecesi, herhangi bir festival açılışından çok da farklı değildi aslında. Ama bir de bana sorun! Yıllar önce ‘Vaat Edilen Cennet’ filmine -biraz da başroldeki Kais Nashef’e- bayılmış ve yönetmenle iki oyuncusuna ulaşıp haber yapmıştım. Ardından filmin Oscar adaylığının engellenmesi söz konusu olduğunda da yine bir haberle kendimce destek oldum! Ve şimdi o filmin yönetmeniyle aynı törendeydik. Fırsatı kaçırmadım ve arada kendisini yakalayıp, Yeşilçam filminden fırlamış bir edayla, “Yıllar önce ‘Vaat Edilen Cennet’le ilgili haber yapmak için sizi Türkiye ’den arayan bir gazeteci vardı, hatırladınız mı?” dedim. Çok kısa süre düşündü ve “Aaa siz misiniz?” diyerek elini uzattı ve “Hiç böyle hayal etmemiştim sizi” deyiverdi. “Nasıl” sorusuna ise işaret parmağını, yüzünün çevresinde döndürerek cevap verdi. Bu, ‘başörtülü’ demek oluyor. “Sağlık olsun” diye cevapladım ve hayallerini o kadar da yıkmadığımı ümit ederek yeni bir röportaj için randevu koparmaya baktım.
Ertesi gün kaldığı otelin lobisinde buluştuğumuzda Meltem Cumbul ve Murat Yıldırım’la sohbet ediyordu. Onları uğurlayıp yanıma geldiğinde hayli keyifliydi. Kendisi de onayladı: “İstanbul’u zaten seviyorum. Ama bu defa bir de Oscar haberini burada aldım. İstanbul bana şanslı geldi. Keyfim gerçekten yerinde.”
19 yaşında Filistin’den Hollanda’ya gittiğinizde aklınızda Filistin’den neler vardı ve o yeni ülkeyle nasıl mukayese ettiniz?
İşgal altında yaşarken birden farklı, ‘normal’ bir ülkeye gittiğinizde yani kontrol noktalarının olmadığı bir ülkeye, hatta ‘yabancı’lara karşı bazı farklı muameleler yaşasanız bile bu asla işgal altında yaşadığınız tecrübelerle kıyaslanmaz. Bu bir şanstı. Hem ‘normal bir insan gibi yaşamak’ için hem de ülkeme faydalı olabilmem için.
Anahtar kelime ‘normal’ galiba?
Kesinlikle öyle! Normal hal; işgalin beni, bizi ne hale getirdiğini fark etme imkânı da verdi.
Böyle durumlarda insan kendi haline tam da sevinemez ya geride kalanları düşünüp, siz de yaşadınız mı bunu?
Tabii ki. Dönene kadar hep vardı. Çünkü seyahatlere gidiyorum ve aklıma Filistin’de denizi göremeyen insanlar geliyor. 15 kilometre ötesindeki denizi göremeyen 2 milyon Filistinli var. 1 milyon Gazzeli, Gazze’de yaşayamıyor! İsrail’in duvarı aslında İsrailli ve Filistinliler’i ayırmıyor, Filistinlileri kendi içinde ayırıyor.
Siz bir uçak mühendisisiniz. Sinemaya nasıl geçtiniz?
Pek çok sebep bir araya gelip size bir karar verdirir ama bazen biri, diğerlerinin önüne geçebilir. Benim için bu, özgürlük sanırım. Uçak mühendisliği de bana özgürlük sağlayacak bir işti. Uçak mühendisliği eğitimi için yurtdışına çıkmam gerekiyordu ve beni Hollanda’ya gönderdiler. Sinemaya gelince; işin doğrusu 20 yaşındayken bir kıza âşıktım ama o bana âşık değildi. Düşündüm ki yönetmen olursam dikkatini çekerim.
Ciddi misiniz?
Evet, gerçekten.
Peki sonra âşık oldu mu size?
Hayır, maalesef. Ama ben yönetmen oldum.
‘Ömer’ filminin hikâyesini bir gazete haberinde görmüşsünüz. Sizi çeken neydi bu hikâyede?
‘Ömer’in bir parçası benim hikâyem, bir parçası bir arkadaşımın yaşadıkları, bir parçası gazete haberi. Ama şöyle oldu: Bir gece panikledim! Bir Amerikan filmi çalışıyordum ve çok kötü gidiyordu. Çünkü bana ait değildi yani ruhumu yakın hissettiğim bir şey değildi ve ruhumu korumam gerektiğini hissettim. Sabahın 4’ünde bu panikle kalktım. Kendime “Nasıl bir hikâye sana iyi gelir?” diye sordum. Gerçekten umursadığım, benim ya da arkadaşlarımın ya da ruhen yakın hissettiğim insanların hikâyesini yazmanın bana iyi geleceğini fark ettim. Filmin finali olarak kullandığım gazete haberini gördüğümde tam aradığım şeyi bulmuş oldum.
Film boyunca sürekli hayatta kalmaya zorlanma ve hiçbir şeyden emin olamama hallerini görüyoruz. Bunun sebebi de gerçeğin çalınması. Bu, dünya kamuoyunu yansıtıyor. Siz ne dersiniz?
Yapmak istediğim de zaten tam da bu bakış açısından sadece Filistin’deki sorundan değil ama evrensel bir şeyden bahsetmekti; gerçeğin gizlenmesi ve o ikilem. Çünkü sorun ortadan kalktığında ölecek bir film yapmak istemezsiniz. ‘Ömer’de de evrensel bir meseleyi, Filistin’deki bir hikâyenin içine oturttum.
‘Ömer’, Oscar’ın ilk 9 adayı arasında. ‘Vaat Edilen Cennet’ de aday gösterilmiş ancak İsrail lobisinin engelleyeceği yönünde haberler çıkmıştı.
Bu, filme karşı değil, Filistin’e karşı bir girişim. Ve İsrail basını bunu hiç gizlemeden, açık açık yazıyor zaten. Açıkçası mutluydum. Çünkü başaramazlarsa beni rahat bırakacaklarını, bir daha ilişmeyeceklerini düşündüm. Bir de şu var: Dünya kadar problemin içinde bir film için bu kadar uğraş veriyorlar. Bu gösteriyor ki aslında o kadar güçlü değiller! Bir filmle, bir kitapla uğraşan devlet, güçlü değil zayıftır.
Onur ödülünüzü alırken Türk sinemasından ve özellikle Yılmaz Güney’in ‘Yol’ filminden etkilendiğinizi söylediniz. Aynı zamanda ‘Unutma Beni İstanbul’ projesinde yer aldınız. Az önce de Türk oyuncularla sohbet ediyordunuz. Gündeminizde Türk sinemasıyla ortak projeler var mı?
Nazlı Durlu ile farklı projelerde çalıştık. Hem iyi bir kalem hem de iyi bir arkadaşım. Şimdi de üzerinde çalıştığımız bazı şeyler var ve Türkiye’de bir çalışma yapmak gerçekten en büyük hayallerimden biri. Ne olacağını henüz bilmiyorum ama mutlaka beraber çalışacağız.