Ötekileştirilen Kürtçe'ye adanmış beste

Ötekileştirilen Kürtçe'ye adanmış beste
Ötekileştirilen Kürtçe'ye adanmış beste
Son olarak Stanford Üniversitesi'nin Fox Memorial Müzik Ödülü'nü kazanan başarılı besteci Turgut Erçetin, 'Deng' isimli bestesinde Kürtçenin ötekileştirilmesine vurgu yapıyor. Erçetin barış süreciyle ilgili "Devlet işçisiyle, öğrencisiyle, tüm 'ötekilerle' barışarak bu sürecin meşruluğuna ikna edebilir bizi" diyor.
Haber: SAMİ KISAOĞLU - sami.kisaoglu@gmail.com / Arşivi

İkinci yaylı dörtlüsü, 40 yılı geride bırakan Arditti Quartet tarafından Paris IRCAM’da seslendirilen besteci Turgut Erçetin, geçtiğimiz günlerde başarılarıyla yeniden Avrupalı müzik otoriterlerinin odak noktasındaydı. Son olarak Stanford Üniversitesi’nin Fox Memorial Prize in Music ödülünü alan Erçetin’le yeni müziğin kalbinin attığı MaerzMusik’de geniş yankı uyandıran ‘Deng’ isimli eseri ve son dönem projeleri üzerine konuştuk.

MaerzMusik kapsamında kaleme alınan bir yazıda kelime ve anlam ilişkisinden ziyade ses ve anlam ilişkisinin ‘Deng’i temellendirdiği belirtiliyordu. Deng’in ses ile olan ilişkisinden bahsedebilir misiniz? 
Deng, Kürtçe ‘ses’ anlamına geliyor. Ötekileştirilmiş, hatta yakın bir zamana kadar yasaklanmış bir dil olarak Kürtçenin üniter kimlik ile kültürel bir simetri oluşturduğunu düşünüyorum. Bu ilişki nedeniyle, dilin ses ile olan ilişkisinin bu kimlik dahilinde, hatta Türkçede işaret ettiği anlamlar, bir adlandırılış biçimi var. Öte yandan, ötekileştirmenin ve yok saymanın bir sonucu olarak sesin anlam ile olan ilişkisinin bu simetri ekseni üzerinde belirgin bir politik etkisi olduğu kanısındayım. Deng bu etkiyi bireysel ve kolektif düzeyde anlama çabasıdır.

Kelime ve ses arasındaki farkı vurgulamanızın nedenlerinden bahsedebilir misiniz? Bu yaklaşım eserin politik ifadesinde ne kadar belirleyici oldu? Kesinlikle ilişkili kavramlar. 

Sesin anlamı, kelimenin ise düşünceyi türeten bir etkisi olduğu kanısındayım. İfade ve içerik ilişkisi açısından, dolayısıyla kavramları nasıl ‘adlandırdığımız’ açısından, bu vurgu üzerine tartışmak gerekir bence. Saussure, dili bir kağıda benzetir ve bu kağıdın ön yüzünün düşünceden, arka yüzünün ise sesten oluştuğunu; bu yüzlerin birbirinden ayrılamaz olduğunu vurgular. İfade ve içerik ilişkisini tekilleştirmeye meyilli olsa da, sese biçtiği rol bağlamında bu ifadenin ve daha çok devamında gelişen post-yapısalcı eleştirinin önemli noktalara işaret ettiğini düşünüyorum. Eserin politik yönü ise Deng’in Türkçe ve Kürtçedeki dilsel-oluşlarıyla bir ses olarak işaret ettiği bu kültürel simetrinin, Benjamin’in tartıştığı biçimiyle, nasıl adlandırıldığı ile açıklanabilir. Çünkü bahsi geçen simetrinin oluşturduğu anlam ekseninin nasıl ‘adlandırıldığı’ ideolojiktir. Çünkü adlandırma eylemi doğası gereği tahakküm kurma biçimidir.

Deng yazılırken şu an Türkiye gündeminde yer alan barışma süreci henüz başlamamıştı. Bugünkü süreç ile eserin yazıldığı zamanı karşılaştırdığınızda, nasıl farklılıklar görüyorsunuz? 

Barışmak fiili işteş bir fiil; bu yüzden karşılıklı yapılan bir eylemi ifade ediyor bana. Dolayısıyla karşılıklı acıların tanınmasını gerektiren bir eylem; haksız mıyım? Silahların susuyor olduğunu düşünmek kesinlikle özlemini çektiğimiz bir şey. Ne var ki, Roboski, Reyhanlı gibi katliamları meşrulaştırma gayretinde olan bir devletin, geçmişimizdeki rezilliklerini içinde bulunduğumuz sürecin altına süpürerek tarihini temizleme çabası, bana pek de barışıyor olduğumuzu hissettirmiyor. İktidarların yalancı ve hilekar olduğunu düşünmemizi sağlayacak binlerce örnek var tarihte. Bu noktadan sonra devlet işçisiyle, öğrencisiyle, tüm ‘ötekilerle’ barışarak bu sürecin meşruluğuna ikna edebilir bizi. Çünkü bizim oralarda konuşulan dillerde kurtuluş da, tıpkı barış gibi, tek başına değil beraberce dile getirilen bir değerdir.

Cardew veya Nono gibi farklı estetiklerden gelen besteciler politik ifade noktasında dillerini önceki çalışmalarına göre basitleştirmişlerdi. Müziğin ideolojik bir ifade olduğunu düşünen ve kompleks müzikle uğraşan bir besteci olarak ‘müzikal dil’ üzerine düşünceleriniz nelerdir? 
Söz konusu bestecilerin bahsettiğiniz dönemdeki eserlerinde form anlamında belirgin bir anlatı kaygısı vardır. Ve ‘müzikal dil’ diye ifade ettiğimiz kavramı biçimlendiren bir kaygıdır bu. Müzikal dil tartıştığımız müziklerdeki anlatı formunu oluşturmaz. Benim kendi müziğimde ise böyle bir formal amaçtan bahsedemeyiz. Tartışacağımız konu politik ifade ise eğer, müzikteki basitlikten ziyade ifadedeki netlik üzerine konuşmamız gerekir. Bu nitelik benim için daha çok önem arz ediyor. Ve bunun sadece müziğin karmaşıklık derecesi ile tartışılabilecek bir konu olmadığı fikrindeyim. Öte yandan, karmaşık müzik ile karışık müzik arasında belirgin bir fark vardır diye düşünüyorum.

Önümüzdeki dönem çalışacağınız projeler nelerdir? 

Önümüzdeki sene yeni bir ikili ile çalışacağım. Perküsyon, çello ve elektronikler için yazılacak eser takip eden sene Huddersfield Festivali’de seslendirilecek. Öte yandan, gelecek senenin önemli bir kısmını yoğunluktan bir süredir ertelediğim Neue Vocalsolisten ve Ensemble Elision gibi önemli topluluklar için yazacağım yeni eserler için kullanmayı planlıyorum. Bu eserler bittikten sonra ise The JACK Quartet için yeni bir yaylı dörtlüsü yazacağım.