'Oyuncu olarak tatmin olmuyorum'

Soğuk bir Berlin gününde, infaza gider gibi geldiği basın toptantısında gördüm Russell Crowe'u ilk kez.
Haber: ESİN KÜÇÜKTEPEPINAR / Arşivi

Soğuk bir Berlin gününde, infaza gider gibi geldiği basın toptantısında gördüm Russell Crowe'u ilk kez. Nobel ödüllü dahi matematikçi John Nash'in yaşamını anlatan
Akıl Oyunları'yla gelmişti. Tam da o gün, bu rolüyle Oscar'a aday olduğunun açıklanmasıyla
ilgisi daha da coşan medya ordusunu kendisinden uzak tutmak istemesi miydi, bu asık suratı ve kimseyi takmıyor havası, bilinmez. Nash'in filmdeki repliğine öykünürsem, bu imajla insanın kendisini
'korkmuş, sinmiş, aptallaşmış' hissetmesi işten bile değildi. Röportaj için buluştuğumda ise 'Bu sevimli insan da kim,
Russell Crowe'un vücudunun içinde ne işi var' sorgulamasına giriştim. Bu imajlar karmaşasında biz gazetecilere 'kendimiz ve şizofrenimiz'le kolkola girip, önümüzdeki eğlenceli oyun dünyasına dalmayı kabul etmek düşüyordu.
İmaj yerinde
Russell Crowe, John Nash karakteriyle gelen
Oscar adaylığından pek hoşnut. "Çok önemli ve saygın bir ödül. Sizi ancak bu piyasada çalışan insan takdir edebilir ki bu da, Oscar'ı çok önemli yapıyor." Geçen yıl Gladiator/Gladyatör ile gelen Oscar konusunda
"Belki kişisel olarak biraz daha rahatlamamı
sağladı. Ama oyuncu olarak sürekli tatminsiz durumdayım, arayış halindeyim. Bunu olumlu anlamda söyledim," diyor.
Avustralyalı oyuncu, günümüzün, Hollywood'dan
yükselen en yetenekli aktörleri arasında. Değişik fizik, yaş ve karakterlere dönüşmekteki başarısıyla öne çıkıyor. Tüm yetenekli aktörler gibi o da en olumsuz karakterde bile seyircinin ilişki kurabileceği insani boyutu yansıtabiliyor. Romper Stomper, L.A. Confidential / Los Angeles Sırları, Akıl Oyunları gibi yine bir gerçek yaşam draması olan The Insider / Köstebek ve Gladyatör, kariyerinde ilk akla gelenler. Gördüğünüze inanırsanız eğer, gerçek yaşamda da ruh halleri değişken; sevimli, saldırgan, samimi, öfkeli gibi muhtelif haller saniyeler içinde yer değiştiriyor ya da aynı anda görülebiliyor. Yani yorucu ve eğlenceli. İmaj da yerinde; yıpranmış kotunun üzerine çıkardığı bol, buruşuk gömleği, dağınık perçemlerinin düştüğü sakallı yüzündeki hoşnut ifadesi, rollerini nasıl seçtiğini anlatırken hafif ciddileşiyor. "Bir prensibim yok. Tek prensibim kolaya kaçmamak. Sanıldığı gibi kolay ya da zor rol yoktur. Bu açıdan hiç birini öne çıkarmam ve her birine özenle eğilirim."
Role nasıl hazırlandı?
Peki, John Nash karakterine nasıl hazırlanmış? Yıllarca şizofreni tedavisi gören bu matematik dahisini canlandırmak kolay olmamış tabii ki. "Nash'in hala hayatta olması işleri kolaylaştırmadı. Çünkü geçmişiyle ilgili elimizde fazla kaynak yoktu. Gençlik döneminden bazı siyah beyaz fotoğraflar haricinde ne bir video ne de ses kaydı mevcut. Yani uzun yılları kapsayan büyük bir boşluk söz konusuydu. Bu boşluğu doldurmak zorundaydım. Ron'dan (yönetmen Ron Howard) Nash'e çeşitli sorular sormasını ve bunları görüntülemesini istedim. Sonuçta onun kendisiyle ilgili bazı konularda hiçbir anısı olmadığı ortaya çıktı. Hayatında hiç sakal bırakıp bırakmadığını bile hatırlamıyor
örneğin. İhtiyacım olan belirli detaylar konusunda, kendi yaşamının tanığı değildi."
Bu bilinmeyenler içinde denklem nasıl çözüldü? "Şizofreninin doğası önemliydi benim için ve araştırmalarımda hastalığın öncesi ile sonrası durumlarını inceledim. Kuşkusuz arada büyük bir değişim söz konusuydu. Buraya odaklandım. Nash'in gerçek olduğuna inandığı şeylerin yarısının aslında hiç yaşanmadığını anlamak ve onların halisünasyonlardan oluştuğunu kavramak inanılmaz," diyor.
Russell Crowe, çekimler sırasında karakterle
fazlaca özdeşleştiği söylentilerini ise reddediyor: "Hep bu soru, kötü soru değil yani. Neyse tabii ki yoğun bir etkilenme oldu. Uzun saatler boyunca böyle bir mevzuya
odaklanmanın sonucu bu. Yoğun yaşadım, doğru. Ama oynadığınız karakteri eve götürdüğünüz fikri bence romantik bir çıkarım. Saçmalık. Bu işe kafa yormaya başladığınızda doğal olarak kendi deneyimlerinizi gözden geçiriyorsunuz. Bu da insanı bazen sabahlara kadar uyanık tutabilir ama öyle hayaletler, sanrılar görmedim."
Crowe'un, dünya nüfusunun çoğunluğu gibi matematik konusunda Nash ile bir benzerliği yok: "Okulda matematiğim çok kötüydü," diyor ve bunu İngilizce bilmeyen Macar asıllı hocasına bağlıyor: "Zaten sonra da matematikle aram hiç iyi olmadı. O da bu güne kadar İngilizce öğrenmiştir artık."
Ya gerçek Nash ile tanışması? "Sete gelinceye kadar onunla hiç karşılaşmadım," diyor ve ekliyor: "İlginç bir deneyimdi, etkilendim tabii ki. Ne içmek istediğini sorduk, yanıtı 15 dakika sürdü. Bunu filmde de kullandık zaten. Bir sahnede bana birisi bir fincan çay içmeyi teklif ediyor. Ben ağzımda lafı geveleyip 'acaba ne çeşit çayları var, orada içmem uygun olur mu' gibi bir sürü laf söylüyorum ."
Eleştirilere kaçamak yanıt
Sylvia Nasar'ın yazdığı biyografiden uyarlanan filmde, Nash'in eşcinsel eğilimlerine değinen satırların filme aktarılmadığı eleştirileri dorukta. Crowe besbelli ki bu 'tehlikeli' bölgede dolaşmak istemiyor ve bu dramda onu ilgilendiren şeyi gülerek açıklıyor: "Aşk hikayesi! Dahilik, delilik ya da başka bir şey değil. Benim için en önemli şey Nash ile karısının arasındaki aşk ilişkisi." Aldırmaz bir tavrın hemen ardından gözlerine ve sesine yansıyan sıcak, küçük bir kahkaha, şüphesiz
'kadınların gözdesi' ünvanını açıklıyor, direnmiyoruz... O, son yirmi yılın sterilize
'cool' erkek trendini eline alıp, 1940'lara götürerek günümüz erkeğini kendince yeniden tanımlamış. Herkes gibi ona 'sevimli maço' demeye dilimiz varmıyor.
Crowe'un özel hayatıyla ilgili öğreneceğimiz,
Avustralya'daki çiftliği ve doğayla hayvanlara karşı duyduğu sevgiyle sınırlı. Bir de önümüzde zincirleme yaktığı sigara ile içki keyfi, motorsiklet ve gitar
tutkusu biliniyor.
Sırada 30 Odd Foot of Grunts adlı rock grubunun belgeseli olan Texas'ın festival kapsamında Berlin'de gösterilme mevzusu var. Film için "Biz kendi kendimize takılıyorduk, ciddiye almayın," diyor. Lakin bir yerlerde ciddi takılmak gerek. En iyisi, matematikteki
en basit şeyi yapıp iki nokta arasını birleştirmek. I Just Wanna Be Like Marlon Brando adlı eski bir single çalışması var. Yani, bu şarkıdaki Brando hayranlığı ile efsane oyuncunun başı çektiği metod oyunculuğunu kendisinin de benimsemesini ilişkilendirsek bir doğru çizgi elde eder miyiz? Hayır! Yüzündeki güler geçer ifadeyle yanıtlıyor: "Ya, ben bu şarkıyı yazdığımda henüz 16 yaşındaydım ve itiraf edeyim, hayatımda hiç Brando filmi görmemiştim. İşte öylesine bir şarkıydı. Tabii ki Brando muhteşem bir aktördür ama çok sonra gördüm filmlerini. O, herkesin kabul ettiği normların dışında bir şeyler yapıyordu..."
Yakın gelecekte kamera arkasına geçmeye hazırlanıyor. "Green Long Shore adındaki film, II. Dünya Savaşı'nda Avustralyalı askerleri anlatacak. Yönetmen ve oyuncu olarak benim için yeni bir mücadele. Aksi takdirde, gerçekten mükemmele ulaştığınızı düşünüyorsanız, bu son filminiz demektir."