'Öz hakiki' İtalya: Napoli

'Öz hakiki' İtalya: Napoli
'Öz hakiki' İtalya: Napoli

Fotoğraflar: Bahar Çuhadar

İtalya rüyanızı canlandırmak için Roma'ya gittiniz; İspanyol Merdivenleri'nde dondurma yiyip, Aşk Çeşmesi'ne para atıp Vatikan'ı gezdiniz mi? Bu kadar turist kafası yeter, Napoli'ye buyurun!
Haber: BAHAR ÇUHADAR - bahar.cuhadar@radikal.com.tr / Arşivi

Güneydeki ‘üvey evlat’ hakkında duyduklarınızı bir kenara bırakın önce: Suç şehri, çeteler, çöp dağları falan… Gelin pizzanın hası, limoncello’nun alası, mozarellanın en süt kokanı ve ‘öz hakiki’ İtalyanlarla tanışın. Kabul, çantanız konusunda temkinli olmanız gerekecek. Lakin ömrünüzü Viyana’da ya da Stockholm’de falan geçirmediyseniz, hele ki İstanbul ’dan geliyorsanız, Napoli’ye adapte olmanız zor değil. Trenle geldiyseniz, etrafta karşılaşacağınız seyyar satıcıları (Seyyar satıcılara bakıp, “A ne kadar çok Afrikalı göçmen varmış” demeyin hemen. Siyah tenlilerin yarısından fazlası daha da güneyden, Sicilya’dan) ve olası kapkaççıları hızlı adımlarla arkanızda bırakıp Garibaldi Meydanı’ndan geçin. (Meydandaki o devasa konstrüksiyon sekiz yıldır süren bir meydan düzenlemesi ve metro inşaatı. Sekiz yıl Napoli için ‘normal’ bir süre, burada bir-iki gün geçirince size de normal gelecek!)
Napoli’nin -şehri boydan boya yaran- ‘boğazı’ Spacca’dan başlayın keşfe. Sandalyeleri, yastıkları, yaşlıları ve çocuklarıyla daracık sokaklara taşmış küçücük evlere yanaşın. Elini kolunu sallayarak konuşan, dünyanın en acayip esprilerini patlatıyormuş gibi bağırışıp gülüşen insanları fark ettiniz mi? İşte şimdi gerçekten İtalya’dasınız!

Steril mi? Değil. Temiz mi? Hayır. Kocaman avlularıyla birbirine bitişik, görmüş geçirmiş apartmanların cepheleri pas içinde. Kuzeyin zenginliğinden nasibini almış mı? Kesinlikle hayır. Yoksul ve aslını söylemek gerekirse uyuşuk ve dikkatsiz de. Daracık sokaklardan ve geniş caddelerinden geçerken dikkat. Vespalar, scooter’lar ve illa ki bir yerinden çarpılmış otomobiller dibinizden son sürat geçerken pek nazik olmayabilir. (Ama yine de karşıdan karşıya geçerken yol verme konusunda ise epey düşünceliler.) Sakin. Alışacaksınız. Napoli, kendini parlatıp turistlere pazarlayan o bildiğiniz Avrupalılardan değil. Ama kendinizi rahat bırakırsanız sizi sarıp sarmayalacağına da emin olabilirsiniz. Şimdi neler yapabileceğinize bir bakalım. Acıktınız mı?

Pizza Napoli’de yenir!

Dünyanın herhangi bir yerinde yediğiniz o ‘en lezzetli’ pizzayı unutun. Ömrünüzün en güzel pizzasını, en ucuza yiyebileceğiniz şehirdesiniz. En klasiğinden başlayalım: L’Antica Pizzeria Da Michele’. İki paralel tarihi cadde Spacca (Via S. Biagio dei Librai) ve Via Tribunali’ye 10 dakika mesafede. Malum, pizzanın doğduğu kenttesiniz. ‘Da Michele’ de 1870’ten beri pizzacılık yapan bir ailenin yeri. Basit bir esnaf lokantası ve sadece iki çeşit pizza var. Büyükbaba Michele’nin izindeler: “Sadece iki Napoli pizzası vardır: Margherita ve Marinara. Eklenecek her türlü şey, dünyanın bu en ünlü lezzetinin mükemmeliğini eksiltecektir.” Mozzarella, domates ve fesleğenli 5 euro’luk nefis Margherita’nızı yerken duvarlarda göreceğiniz Julia Roberts kareleri, 2010 yapımı ‘Eat Love Pray’ (Ye, Dua et, Sev) filminden. Roberts'ın can verdiği karakter filmin ‘yeme’ eylemlerinden birini büyük bir iştahla burada gerçekleştiriyordu.

Bir diğer iddialı pizza adresini de es geçmemeli: Materdei Caddesi’ndeki Starita. Geçmişi 1901’e uzanıyor, epey geniş bir mönüye sahip. Starita, biraz da Sophia Loren demek. Efsanevi aktristin, yine bir Napoli efsanesi, komedyen Toto ile başrolleri paylaştığı ve pizzacının karısını oynadığı 1954 yapımı ‘L'oro di Napoli’ (Napoli’nin Altınları) burada çekilmiş.
Onlarca çeşit pizza arasında seçiminizi yaparken, başlangıç mönüsündeki (Çoğunun adedi 1 euro) klasik İtalyan sebze kızartmalarına da yer ayırıdın. Ve ne yapın edin kabakçiçeği kızartması ‘Fiori di Zucca Fritto’nun tadına bakmadan Starita’dan dışarı çıkmayın! İtalyanların makarna, kabak çiçeği, patates vs ile yarattığı kızartma harikaları 1’er euro karşılığında sokak aralarındaki atıştırmalık dükkanlarında da deneyebilirsiniz.
Pizzaya mola vermek istediğiniz noktada geleneksel İtalyan ev yemeklerini tatmak için trattoria’ları deneyin. (Tribunali’de, son derece makul fiyatlara sahip ‘Antica Trattoria Da Carmine’in deniz ürünlü spagettisiyle mest olabilirsiniz.)

Pizza bahsini kapatmadan önce faydalı bir bilgiyi de not edelim: Akşam 7’den sonraya kalırsanız Starita’da da Da Michele’le de minimum yarım saat kapıda sıra beklemek durumunda kalabilirsiniz. Vakitlice gitmekte fayda var.

Midenizi rahatlatmak için sıraya bir başka İtalyan klasiği limoncello’yu alalım. Ki Napoli bölgesi, bu limon likörünün de anavatanı. Tribunali Caddesi’ndeki küçük limoncello üreticisi Limoné’de sadece limoncello değil, bölgenin dev limonlarından üretilmiş sabundan makarnaya çeşit çeşit ürün sizi bekliyor.

Limoné’nin kapı komşusu, dev bir yeraltı şehri: Sotterranea. Geçmişi 5 bin yıl geriye giden; tüneller ve geçitlerle dolu Sotterranea’da Antik Yunan’dan Roma dönemine, oradan II. Dünya Savaşı’na uzanan iki saatlik bir zaman yolculuğuna çıkabilirsiniz. Burası Roma döneminde sarnıç, savaşta ise sığınak hizmeti görmüş.

Napoli tarihi kiliseleri, anıtlarla dolu meydanları ve biri kıyıda (Castel dell’Ovo) diğeri tepede kurulmuş (Castel S. Elmo) iki kalesiyle (Şehre tepeden birer bakış atmak için üşenmeyin, çıkın bu kalelere!) buram buram tarih kokuyor. En çok da Vezüv Yanardağı eteklerindeki antik şehir Pompei ile… Vezüv’ün M.S. 79’daki dehşetli patlamasıyla yerle bir olan ve ancak 1748’de keşfedilen Pompei’ye banliyö treniyle yarım saatte ulaşabilirsiniz. Devasa bir alana yayılmış kalıntıları, duvar resimleri, volkanik gazı ve külü yuttuktan sonra taşlaşmış insan kalıntılarıyla tarihe geçen şehri detaylı bir şekilde görmek için en az bir gününüzü buraya ayırın. Pompei’yi tam manasıyla tanıyabilmek için ise sonraki durağınız şehrin göbeğindeki Arkeoloji Müzesi olmalı. Antik kentten çıkarılan tüm araç gereçler ve duvar resimleri burada sergileniyor.

Güneyin denizinin tadına bakmak için civarda seçenek bol. Merkezden 15 dakikalık bir taksi yolculuğuyla ulaşabileceğiniz, Napoli Körfezi’nin batı kıyısına düşen Posilippo’daki koruma altındaki plajı ise özellikle not etmeli. Sabah erken bir saatte giderseniz girişte sıra beklemezsiniz. Zira burası; dokusuna (denizin içindeki canlı yaşamı kadar sudaki kayalık ve kalıntılarına da) özel alaka gösterilen ve aynı anda en fazla 100 ziyaretçiyi kabul eden, ücretsiz bir plaj. Ola ki gecikirseniz hemen pes etmeyin derim, içeri girdiğinizde karşılaşacağınız cam gibi denize dalınca, beklemeye değdiğini hissedeceksiniz. 
Şehrin tarihi merkezine 20 dakika mesafedeki limana indiğinizde atlayacağınız bir Capri Adası feribotu da sizi dünya jet sosyetesinin uğrak yerlerinden olan, cennetvari adaya ulaştıracaktır. Burada rahatça denize de girebilirsiniz. Sadece yeme-içme işini adadaki çok çok pahalı mekanlarda değil, çantanıza önceden atacağınız birs sandviçle falan çözmeniz tavsiye edilir...
Banliyö treninin son durağındaki şirin güney kasabası Sorrento da, Napoli'de geçireceğiniz gün sayısına bağlı olarak tavsiye edilebilecek bir adres. Sorrento'nun plajları çok kalabalık ve giriş fiyatları da tuzlu. En güzeli kasabada dolanıp, çantaya buranın alamet-i farikası dev limonlardan bir-iki tane attıktan sonra tekrar banliyö trenine dönmek. Napoli Merkez İstasyonu'na dönüş yolundaki Vico E'quense durağında pırıl pırıl bir deniz molası verebilirsiniz.  

‘Orası İtalya değil’
Ülkenin üçüncü büyük şehri ve Campania Bölgesi’nin başkenti Napoli, ağabeyleri Roma ve Milano kadar ‘havalı’ değil. Kuzey İtalyalılara kulak verirseniz, ‘orası İtalya bile değil.’ Gelgelelim herhangi bir Napolili’nin de “Rome is imitation!” (Roma, imitasyon) diye kıkırdayıp, kuzeye burun kıvırmasına şahit olabilirsiniz. Eh, bir ülkenin ‘zencisi’ olmak kolay değil. İşte, malum sebeplerden ötürü girip görmenin mümkün olmadığı, devasa suç çetesi Camorra’nın konumlandığı mahalleler de Napoli için öyle…

Napolillerin memleket aşkı ‘Vidi Napoli e dopo muori’ (Napoli'yi görmeden ölme) cümlesinde asılı. Trenler geç kalkabilir –hiç kalkmayabilir-, dükkanlar saatlerce ‘siesta’ tadında öğle araları verebilir, şehir içi otobüs tarifesi diye bir şeyle karşılaşmak mucize gibi olabilir. Sizi “Türkiye meğer aslında ne kadar da sistemli ve düzenli bir ülkeymiş” gibi bir hisse savuracak onlarca aksilik yaşamış olabilirsiniz. Ama bu boşvermişlik, ağırkanlılık, tadını çıkara çıkara yaşama hali sizi baştan da çıkarabilir. Napoli’de birkaç gün geçirmeden ölmeseniz hiç fena olmaz!




Her yer Maradona, her yer Maradona!

Derler ki “Napolililer en çok iki şeyden korkar: Vezüv’ün patlaması ve Napoli’nin küme düşmesi. Hatta ikincisinden daha çok korkarlar!” Neyse ki ‘koruyucu tanrıları’ Maradona var. Futbol efsanesi, 1984’te gelip yedi yıl formasını giydiği ve bir kere UEFA, iki kere İtalya şampiyonu yaptığı Napoli’nin her köşesinde. Pizzacıda ‘Maradona’nın seçimi’, kahvecilerde posterleri, dükkanlarda tişörtleri, heykelcikleri, magnetleriyle… Maradona’ya rakip olabilecek kadar değil belki ama şehrin bir diğer sembolü de Pulcinella. İtalyan Halk Tiyatrosu Commedia Dell’Arte’nin ‘tembel’ Napolili karakterinin sadece biblolarına değil, Via Tribunali’nin bir köşesine gizlenmiş büstüne de rastlayabilirsiniz. (Bakınız alttaki kare.)