Pamuk: Gezi muhteşem, Erdoğan padişah gibi

Pamuk: Gezi muhteşem, Erdoğan padişah gibi
Pamuk: Gezi muhteşem, Erdoğan padişah gibi
Britanyalı ünlü sanat tarihçi Siman Schama, Financial Times'ın haftasonu eki için İstanbul'a gelip Orhan Pamuk'la uzun bir söyleşi gerçekleştirdi. Gezi eylemlerini "Hayret verici ve muhteşem" bulduğunu belirten Pamuk, Başbakan Erdoğan'ı Osmanlı hükümdarlarına benzetti. Uzun sohbet ve izlenim yazısından sizin için bazı alıntılar yaptık.

Simon Schama, sanatın ve aşkın evrenselliğinin büyüsüyle ayrıldığı İstanbul ’da, Orhan Pamuk’a öncelikle siyasi sorular yöneltti. Pamuk’un yaşamının göbeğinde bulunan Taksim Meydanı’nın, Tahrir’in felaketlerine uğramadığı görüşünü aktaran ünlü tarihçi, haziranda gitgide daha fazla kalabalığın meydana akmasına yol açan gözyaşartıcı gaz ve zorbalık sonrası, Başbakan Tayyip Erdoğan ’ın taktiksel açıdan geri çekildiğini belirterek şöyle devam etti: Pamuk, Erdoğan’ı, son demlerini süren mağrur bir sultana benzetiyor. “Politik ve ekonomik açıdan başarılıydı, artık yaşlandı, belki de hasta, dolayısıyla Osmanlı hükümdarları gibi anıtlar dikmeye karar verdi ve bunu Gezi Parkı’nın içinde yapacaktı, bir çirkinlik abidesinden ibaret kışlayı yeniden inşa ettirecekti ki, bazı mimarlar ile yeşiller direnişe geçti. Erdoğan ‘Bundan bir şey çıkmaz’ diye düşündü, olayın tamamını kötü yönetti, insanlara gözyaşartıcı gazla saldırdı, canlarını yaktı ve ‘Tahrir’ etkisi devreye girdi, insanlar orantısız saldırılara karşı kendilerini korumak için Twitter’a sarıldı” diyor.

HÜKÜMETİ DEVİRME FİKRİ ORTADA YOKTU

Aslında büyük gösteriler vuku bulurken, Pamuk İstanbul’da değilmiş, ama hayatı, çocukluğu ve yetişkinliğinin büyük kısmı Taksim Meydanı –onun deyişiyle yarı Taksim Meydanı yarı Hyde Park köşesi- etrafında evrildiğinden, dramı kuvvetle ve kişisel olarak hissediyor. “Gezi Parkı, çok fazla bir şey değil, ama orada bulunmuş herkese ait, semte ait bir yer; o yüzden tüm parkın yıkılması bir yana, bir ağacın kesilmesine, hem de ne için, herkesin hiçbir değerinin olmadığını bildiği AVM için, kışla için, vargüçleriyle direniyorlar.” Bunun ardından gelişenler, Pamuk için şiirsel bir şey, paylaştıkları pek fazla şey olmayan insanların paylaştığı bir duygunun kendiliğinden taşan seli. “Hükümeti devirme fikri ortada yoktu, Taksim sadece otoriterliğe karşıydı, hayret verici, muazzam ve muhteşemdi” diyor. “O anın şiirini seviyorum ve saygı duyuyorum.”

ELEŞTİREL OLAN HERKESİN KOVULMASI İSTENİYOR

Erdoğan, Türkiye ’ye normlar dayatmak için başka yollara da başvuruyor: Alkol satışlarının kısıtlanmasının yanısıra kürtajın yasaklanması ve Pamuk’a göre en hayra alamet olmayanı, gürültüsüz patırtısız bir tür sansürün uygulanması. Hakaret ettikleri varsayılan yazarlar, kendi başına geldiği gibi mahkemelik olmuyor da, gazetelerin yayın yönetmenleri tarafından toplu halde işten atılıyor. Pamuk “Eleştirel olan herkesin kovulması, kovulması ve kovulması için büyük baskı uygulanıyor” diyor.
(…)Pamuk tüm içgüdüleriyle tek kültürlü, tek dilli olmayan bir Türkiye’nin, Rumlar, Ermeniler, Yahudilerle birlikte çok dilli imparatorluk İstanbul’unun özlemini çekiyor. Ama resmi siyasette ve hatta Taksim Meydanı’nda her ne vuku bulursa bulsun, kendisinin belirttiği üzere, sadece Türkiye’ye özgü olmayan derindeki açmaz yerli yerinde duruyor. “Hep bir çarpışma var, her daim modernlik, tarih ve kültüre ihanet ediyor ve her daim gelenek, modernliğe ihanet ediyor. Bunun çözümü yok.” Modernliğin içinde atılım yaparsan, kendi geçmişinin özgünlüğüne ihanet ediyorsun, geleneğin içine gömülürsen, her yazarın bağlı olması gereken ifade özgürlüğü ve çoğulculuğun felsefesi ve ilkelerine ihanet ediyorsun. (…)

İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNDE HÂLÂ İYİ DEĞİLİZ

Orhan Pamuk bir keyif üstadı: 60’lı yaşların başında, konuşkan, hem entelektüel hem kişisel açıdan konuksever. Benim görevim, gelenek ile modernlik, milliyetçilik ile liberalizmin çekişmeleri arasında sıkışan Türkiye’nin Taksim sonrasını kendisiyle konuşmak. Kendilerini ulusal onurun koruyucuları ilan edenlerle zaman zaman başı belaya girmiş, ama aynı zamanda bu çatışmaları bir dizi kitabında ele almış Nobel Ödüllü yazarı, bu meselelere dair aldığı konumla ilgili konuşturmaya çalıştığımda, “Türkiye’nin ifade özgürlüğü sicili iyi değil, hala daha iyi değil” diye tasdik ediyor, ama en radikal beyanları kendi kurmacasında bulmanın mümkün olduğunda ısrar ediyor. “Güçlü açıklamalar yapmaktan hoşlanmıyorum. Güçlü romanlar yazmak istiyorum… Derin radikal düşüncelerimi romanlarıma saklıyorum.”

HERKESİN KISMAN HAKLI OLDUĞU ROMANLAR YAZIYORUM

Romanlarında, iyi bir yazarın ‘Sana benzemeyen insanlarla özdeşleş’ kuralına uyarak, karakterlerinin tümünün söz ve eylemlerini eşit derecede inandırıcı kılıyor. “Herkesin kısmen haklı olduğu bir dünyayı yazıyorum. İnsan öldüren İslamcının bile. Deli değil, onun da bir bakış açısı var… Roman böylesi insanları anlaşılabilir yaptığın yerdir.” Romanlarından ikisinde, dram, geçmişte kalan inançlarla yeni modalar arasındaki çatışma etrafında gelişiyor. 16’ncı yüzyılda geçen ‘Benim Adım Kırmızı’da minyatür ressamlarından Venediklileri etkilemesi beklentisiyle Frenk tarzı denilen yeni bir perspektiften ürünler vermeleri istenir. ‘Kar’da Batılılaşmış bir şair, Anadolu’nun ücra bir kentinde ateşli İslamcılarla karşı karşıya gelir. Her iki hikayede de hakiki Türk usulü sorunsalı, ölüm kalım meselesine dönüşür.

ESTETİK AÇIDAN BÜYÜLEYİCİ

Yani sohbet gündemim belli. (…) Ama sonra Pamuk’un Masumiyet Müzesi’ne çevirdiği eve giriyorum ve Erdoğan, Taksim, Gezi, İslamcılık hakkında her şeyi bir anda unutuyorum. Hepsinden daha önemli gibi gözüken bir şeyle çarpılıyorum: Aşkın zamanının yakalanması. (…) Etrafı gezdiren Pamuk’a (romandaki Füsun’un içtiği) 4 bin sigaranın müzede sergilenen izmaritlerinin her birine hangi tarih, saat ve şartlar altında içildiğine dair notları kimin yazdığını soruyorum. Şüpheyle bana bakıp “Ben” diyor. Hayretle karşılık veriyorum, “Hepsini mi?” Bir izci gibi gururla gülümsüyor, “Hepsini”. “Ne kadar zamanını aldı?”, “Ah, çok değil, sadece 2011 yazı.”
Delilik gibi gözüküyor, öyle olabilirdi de, eğer Pamuk bu eski evde dünyanın her yerinde geçerli olacak şekilde çağdaş sanatın başlıbaşına en kuvvetle güzel, insani ve etkileyici eserini yaratmamış olsaydı; aynı anda hem derinden şiirsel hem de kara mizahsal, müşfik ve her nesnesi, her mekanıyla estetik açıdan büyüleyici. (…)

ORİJİNAL YAZI İÇİN: www.ft.com/intl/cms/s/2/5cc05ca2-0540-11e3-9ffd-00144feab7de.html#axzz2c8kGJVkr