Parti çok güzel de, film nerede?

Gazetelerde bolca yer almak gibi bir derdi olmayan, aksine internet ya da eski ama emin 'kulaktan kulağa'...
Haber: YEŞİM TABAK / Arşivi

Gazetelerde bolca yer almak gibi bir derdi olmayan, aksine internet ya da eski ama emin 'kulaktan kulağa' usulüyle yuvarlanıp gitmek isteyen her kültür gibi, underground dans âlemleri ve clubbing de medyada büyük kıskançlığa, bir çeşit dışlanmışlık hissine neden oluyor. Varlığını sürdürmek için ana haber bültenlerine, yüksek tirajlı gazetelerin kültür - sanat rehberlerine pek de ihtiyaç duymayan, herkesçe kabul görme hevesi olmayan her şey gibi, bu kültür de 'clubber kimdir' başlıklı kof yazılarla bir yerde cezalandırılıyor.
Müzikte ve gece hayatında dönen mühim bir akım varsa, er ya da geç sinemada da yansımasını buluyor elbette. Genelde de, basına oranla daha 'içeriden' bir bakış sunmayı başarıyor sinema. Dönemin estirdiği rüzgarda gönlünce savrulan ve temasına sevgi - bağlılık sunan örneklerle, Saturday Night Fever'ın 70'lerin disco çılgınlığına, Velvet Goldmine'ın glam rock'a yaptığı gibi kaşını kaldırıp yozlaşma eleştirisine soyunan filmler, bir dönemin eğlence ve müzik portresini kendince çıkarmaya çalışıyor. Bakışını günümüze, elektronik müziğin getirdikleri ve ecstasy çağına yönelten filmler, şimdilik ilk kategoride, yani sevgi - bağlılık sunma aşamasında. House, techno, DJ'ler, ecstasy, acid, gözden ırak mekânlarda düzenlenen underground
partiler, metropollerin büyük club'ları, hafta içini ofislerde köleliğe, hafta sonunu sabaha kadar dans ve hedonizme adayan insanların haletiruhiyesini, temelde 'rave' kültürünü tasvire soyunan filmler, sonunda seyirciyi Londra'ya, olmadı Amsterdam ya da ne bileyim Ibiza'ya falan gidip dibine kadar eğlenme arzusuyla başbaşa bırakıyor.
Kolayca tavlamak
Underground dans ve uyuşturucu kültürünü etkili biçimde perdeye taşıyan ilk filmlerden biri Trainspotting'di. Ancak Trainspotting'in kahramanları, ilk gençliklerinin alışkanlıkları LSD'den, Lou Reed, Iggy Pop ve David Bowie gibi klasiklerden hiç de vazgeçmiş değildi. Digweed gibi ünlü DJ'ler, modern club'lar, bu bahsi geçenlerin 'yanısıra' hayatlarında yer alıyordu. Dolayısıyla daha çok ara kuşağın temsilcileri gibiydiler. Buna rağmen Trainspotting, tamamen rave ve club kültürüne
yaslanan sonraki filmler üzerinde öyle ya da böyle etkili oldu. En azından görsel anlamda.
Ayrıca benzer malzemelerin tutabileceği, kolayca hit olabileceği hissini uyandırdı.
Kısa süre önce Bilgi Üniversitesi ve Urban Bug işbirliğiyle düzenlenen Electronic Life Forms (Elektronik Yaşam Biçimleri) festivalinin programında, elektronik müzikle yoğrulmuş yaşamlara odaklanan bu filmlerden birkaçı vardı. (Gerçi programa pek uyulmadı.)
Bir İngiliz gençliği fenomeni olan tüm bu kültürün anavatanı Londra'da geçen Human Traffic / İnsan Trafiği ve okyanusun diğer yakasından seslenen Groove, bunlar arasındaydı. İkisi de son derece popüler örnekler ve belli başlı noktalarda birbirlerine benziyorlar. Human Traffic 48 saatlik, Groove da aşağı yukarı 24 saatlik bir zaman diliminde, parti ortamlarında geçiyor. Her ikisi de, klasik öykü anlatımını
reddederek, çok sayıdaki karakter aracılığıyla, sadece türlü durumu resmetmeyi seçiyor. Ritim üzerine kurulu bir müziğin sinemadaki yansımasının, benzer biçimde tekrara dayalı olacağı savunulabilir belki. Ancak bu eğlenceli durumlar toplamı, bir anlamda da kolaycılıktan ve benzer anıları paylaşan insanları anlık biçimde tavlamaktan öteye geçmiyor. Tarantino'yla birlikte diyaloğun ne kadar vurucu olabileceğini keşfedip koskoca senaryoyu ilginç diyaloglar üzerine kuran filmlerle aynı mantığı paylaştıkları söylenebilir. Böylece Human Traffic ve Groove gibi filmlerde, gerçekten sıkı parti manzaralarına tanık olurken, sinemaya dair kayıtlara geçilesi herhangi bir unsura rastlamadan seyrimizi tamamlıyoruz.
South West Nine ve Circuit, 'elektronik yaşam biçimleri'ni odağına alan diğer bir avuç örnek arasında. Ancak bu kültür, Sid ve Nancy'nin punk akımını, Easy Rider'ın 68 kuşağını, Singles'ın 90'ların başındaki Seattle alternatif rock ortamını kavrayışındaki kadar usta bir sinemasal dokunuşla karşılaşmış değil henüz.
'Elektronik yaşamlar' hâlâ başyapıtını arıyor. Gerçi on yılı çoktan devirdi ama, demek ki üzerinden biraz daha geçmesi lazım.