Pastırma

Pastırma
Pastırma
Salman Rushdie'nin 'Ortadoğu'nun en iyi yazarı ve yeni kuşağın sesi' olarak tanımladığı Tel-Aviv doğumlu yazar Etgar Keret, bu hafta içinde ateşkesle sonuçlanan Gazze-İsrail çatışması sırasında kaleme aldığı öyküyü ilk kez Radikal okurlarıyla paylaştı.
Haber: ETGAR KERET / Arşivi

Hava saldırısı sireni bizi karayolunda yakalıyor, Yonatan Dede’nin evine giderken Tel Aviv’in birkaç kilometre kuzeyinde. Karım Şira yol kenarına çekiyor ve badminton raketleriyle tüylü topu arka koltukta bırakıp arabadan iniyoruz. Lev elimi tutup, “Baba, biraz tedirginim” diyor. Lev yedi yaşında ve yedi yaşında korkudan söz etmek cool değildir, bu yüzden onun yerine ‘tedirgin’ sözcüğünü kullanır. Sivil Savunma Bakanlığı’nın talimatı doğrultusunda Şira yolun kenarına yatıyor. Lev’e onun da yere yatması gerektiğini söylüyorum. Fakat orada öylece durmaya devam ediyor, küçük, terli eliyle elimi tutarak. “Yatın artık” diyor Şira, sesini siren sesinin üstünden duyulacak kadar yükselterek.
“Pastırmalı sandviç oyunu oynamaya ne dersin?” diye soruyorum Lev’e.
“O ne?” diye soruyor, elimi bırakmadan.
“Annen ve ben ekmek dilimleriyiz” diye izah ediyorum, “sen de bir dilim pastırmasın ve mümkün olduğunca çabuk bir pastırmalı sandviç yapmamız gerekiyor. Hadi. Önce sen annenin üstüne yatacaksın” diyorum ve Lev Şira’nın sırtına yatıp ona bütün gücüyle sarılıyor. Ben de üstlerine yatıyor, onları ağırlığımla ezmemek için ellerimi nemli toprağa dayıyorum.
“Bu güzel” diyor Lev gülümseyerek.
“Pastırma olmak en iyisi” diyor Şira altından.
“Pastırma!” diye bağırıyorum.
“Pastırma!” diye bağırıyor Lev, sesi titrek, ya heyecandan ya da korkudan.
“Baba” diyor Lev, “bak, annemin üstünde karıncalar geziyor.”
“Karıncalı pastırma!” diye bağırıyorum.
“Karıncalı pastırma!” diye bağırıyor karım.
“Iyy!” diye bağırıyor Lev.
Ardından patlamayı duyuyoruz. Ses yüksek, fakat bizden uzak. Uzun süre birbirimizin üstünde yatmaya devam ediyoruz, hiç kıpırdamadan.
Kollarım kendi ağırlığımı taşımaktan ağrımaya başlıyor. Göz ucuyla karayoluna yatmış diğerlerinin ayağa kalkıp giysilerini süpürdüklerini görebiliyorum. Ben de kalkıyorum.
“Yat” diyor Lev bana, “yat, Baba. Sandviçi mahvediyorsun.”
Bir dakika kadar daha yattıktan sonra, “Tamam, oyun bitti. Biz kazandık” diyorum.
“Ama bu güzel” diyor Lev. “Biraz daha kalalım böyle.”
Birkaç saniye daha kalıyoruz öyle. Altta anne, üstte baba, ortada Lev ile birkaç karınca. Nihayet kalktığımızda Lev roketin nerede olduğunu soruyor.
Patlamanın geldiği tarafı işaret ediyorum. “Evimizin hayli yakınına düştü sanki” diyorum.
“Of” diyor Lev, hayal kırıklığıyla, “şimdi Lahav bir parça bulacak muhtemelen. Dün okula son düşen roketin bir parçasıyla geldi ve üzerinde roketi imal eden şirketin amblemiyle Arapça adı yazılıydı. Neden bu kadar uzağa düştü ki?”
“Yakına düşmesinden iyidir” diyor Şira, eliyle pantolonundaki kumu ve karıncaları süpürerek.
“En iyisi bize zarar vermeyecek kadar uzağa, fakat birkaç parça toplayabileceğim kadar yakına düşmesi” diyor Lev.
“En iyisi Dede’nin bahçesinde badminton” diye karşı çıkıyorum, arabanın arka kapısını açarak.
“Baba” diyor Lev, onun emniyet kemerini bağlarken, “bir siren daha çalarsa benimle yine pastırma oynayacağınıza söz verin.”
“Söz” diyorum, “sıkıcı olmaya başlarsa sana Kaşarlı Tost oynamayı öğretirim.”
“Harika!” diyor Lev, ardından ciddiyetle “ama ya başka siren çalmazsa?” diye soruyor.
“En azından bir-iki tane daha çalar sanıyorum” diyorum.
“Çalmazsa” diye ekliyor annesi ön koltuktan, “sirensiz de oynarız.”
Çeviri: Avi Pardo