Payımıza umut düştü

Payımıza umut düştü
Payımıza umut düştü
Ken Loach- Paul Laverty ikilisi bu kez viski üretimi sırasında buharlaşan yüzde 2'lik 'Meleklerin Payı' esprisinden bir 'artı değer' hikâyesi çıkartıyor
Haber: ŞENAY AYDEMİR - senay.aydemir@radikal.com.tr / Arşivi

Cannes Film Festi-vali’nde gösterilip ‘Jüri Özel Ödülü’ kazanan, kısa süre önce de Filmekimi ile Türkiye ’ye konuk olan Ken Loach imzalı ‘Meleklerin Payı’ nihayet vizyona giriyor. Loach ve kariyerinin uzunca bir bölümünde filmlerinin (1996 tarihli Carla’nın Şarkısı’ndan bu yana) senaryo yazarlığını yapan Paul Laverty bu kez İskoçya’nın en altındakileri götürüyor bizleri.
Hayatta dikiş tutturamayan, işi gücü olmayan ve biraz da sinirlerine hâkim olmakta zorlanan kahramanımız Robbie, sevgilisinin hamile olduğunu öğrendikten sonra ‘efendi’ takılmaya karar veriyor. Son vukuatı nedeniyle bir kez daha hapse girmekten son anda kurtulup bir kamu hizmeti cezası ile yırtması ise hayatında yeni bir kapının açılmasına neden oluyor.

‘Kısa yoldan’ yırtmak
Bu hizmet sırasında tanıştığı Albert’in liderliğinde kendisi gibi bir grup kaybeden ile birlikte kaçamak bir içki fabrikası ziyareti sırasında ise özel bir yeteneğini keşfediyor: Robbie ‘viski’ tadımı ve kalitesini anlama konusunda doğuştan yeteneklidir. Robbie, Rhino, Thaddeus ve Mo’dan oluşan arkadaş grubu üretim sırasında viskinin yüzde 2’sinin buharlaştığını ve buna ‘meleklerin payı’ dendiği bilgisini de ediniyor.
Kahramanlarımız, tarihi bir viski fıçısının yakın bir tarihte açık arttırma ile satılacağı bilgisine ulaştıklarında ise kısa yoldan zengin olmanın yolunu da bulduklarını düşünüyorlar. Robbie önderliğinde bu fıçıdaki viskiyi çalacaklar ve yasadışı yollardan meraklılarına satacaklardır.
Loach- Laverty ikilisi, bir önceki ortak çalışmaları ‘Looking for Eric/ Hayata Çalım At’ın kahramanı Eric gibi burada da ‘dibe vurmuş’ bir altsınıf mensubunun ‘politik olmayan’ sınıf dayanışmasıyla düzlüğe çıkışının ve hayatını yeniden kuruşunun hikâyesini anlatıyorlar. Bunu yaparken de özellikle filmin ilk bölümünde oldukça başarılı bir ‘kara komedi’ye imza attıklarını belirtmekte yarar var. Günlük hayatın ‘sıradan’ şiddetini estetize etmek yerine rutin bir mizah malzemesine döndürmede giderek ustalaşan Loach’ın bu filmdeki en büyük numarası ise viskideki ‘Meleklerin Payı’nı bir tür ‘artı değer’ olarak düşünmesi. Bu yorum ‘hırsızlık’ gibi ‘problemli’ bir alana girmelerine rağmen kahramanlarımız hakkında yargıda bulunmanın da önüne geçiyor. Kahramanlarımızın ‘ihtiyaçlarından fazlasını’ talep etmemeleri de onları bir tür Robin Hood mertebesine yükseltiyor.

İnsanın aklına viski düşüyor
Değeri milyon paund’u bulan tarihi viskinin işçi sınıfının el konulan ‘artı değeri’ olarak yorumlanması da ancak Leverty-Loach ikilisinin aklına gelebilecek türden bir buluş olsa gerek. Bir fıçı viskinin spekülasyon nedeniyle gerçek değerinin çok çok üzerinde bir fiyattan satılacak olması da ayrı bir ironi üstelik.
Loach-Laverty ikilisi son beş yıldır bir yandan kapitalist iş biçimlerinin iki yüzlü ve ahlaksız yönlerini (İşte Özgür Dünya ve Tehlikeli Yol) öte yandan da bunun yarattığı yıkım nedeniyle ‘çıkışsız’ kalmış bireylerin yeniden ayağa kalktığı hikâyeleri (Hayata Çalım At, Meleklerin Payı) anlatıyor. Belli ki, büyük anlatıların değil küçük hikâyelerin, büyük uyanışların değil küçük toparlanmaların, kitlesel kalkışmaların değil küçük dayanışmaların izini sürmenin bugün için daha önemli olduğunu düşünüyor üstat.
Toparlarsak, ‘Meleklerin Payı’ en iyi Loach filmlerinden birisi değil belki ama Ken Loach’ın bildik sinema duygusunu fazlasıyla barındıran ve her şeye rağmen ‘umudu besleyen’ bir film olarak görülmeyi hak ediyor.
Son not: Eğer seviyorsanız, filmden çıktıktan sonra canınız fena halde viski çekiyor