Peş peşe ölen mobilyacılar

4 Haziran 1998... İstanbul Olay Yeri İnceleme ekibi, Bağcılar'daki Gül Mobilya Mağazası'ndan içeri girdiğinde saat öğlene yaklaşıyordu. Ekip, ağır adımlarla mağazanın bodrum katına yöneldi.
Haber: SEVİNÇ YAVUZ / Arşivi

4 Haziran 1998... İstanbul Olay Yeri İnceleme ekibi, Bağcılar'daki Gül Mobilya Mağazası'ndan içeri girdiğinde saat öğlene yaklaşıyordu. Ekip, ağır adımlarla mağazanın bodrum katına yöneldi. Önde Olay Yeri İnceleme Uzmanı Metin Dereci yürüyordu. Birçok olay yerine ilk giden kişi olan Dereci, bu kez bir seri cinayetin ilk izleriyle karşılaşacaktı. Önce yerdeki kan lekelerini gördü, ardından da odanın ortasında boylu boyunca uzanan karaltıyı...
Battaniyenin altında yatan, Gül Mobilya Mağazası'nın sahibi, 44 yaşındaki Mehmet Kayatuzu'ydu. Kurbanın neden ve kim tarafından öldürüldüğü sorularına cevap vermek için ekibin delil toplaması gerekiyordu. Ekip incelemeye cesetten başladı. Ensesinde mermi giriş deliğine benzeyen bir iz vardı.
Daha sonra ekip girişte görülen kan lekelerine yöneldi. Aslında Olay Yeri İnceleme Ekipleri bu lekelerin kan olup olmadığını olay yerinde saptayabiliyor. Ancak bu yola zorunlu kalınmadıkça başvurulmuyor. Nedenini ise, Olay Yeri İnceleme Uzmanı İsmail Bahri Şardağı şöyle açıklıyor:
"Elimizde lominal sıvısı var. Bu sıvı yardımıyla gördüğümüz lekenin kan mı yoksa başka bir vücut salgısı mı olduğunu rahatlıkla anlayabiliriz. Fakat olay yerinde bunu yaparsak ve yanlış yaparsak bu delili yok etme tehlikemiz var."
Ardından da parmak izi araması yapıldı. Ama katil ya da katiller geride kimliklerini ele verebilecek bir parmak izi bırakmamıştı. Etrafta boğuşma ya da kavga olduğuna dair bir ipucu da yoktu.
Ardında, eşkalinden başka bir iz bırakmayan bu adam kim olabilirdi? Kurbanla alıp veremediği neydi? Tüm bu sorular yanıt beklerken, otopside olaya ışık tutacak bir bilgiye rastlanmadı. Otopsi sadece kurbanın ensesinden ve tek kurşunla vurulduğunu doğruluyordu.
Cinayetten bir ay önce...
Mobilyacı, arkasından gelen müşterinin ayak seslerini dinliyordu. Bir süre adamın yere basarken çıkardığı sesi dinledi. Sabahın köründe adamın telaşını merak etti. Kendisini takip ettiğini bilerek depodan içeri girdi. Yürüdü... Arkasındaki ses birden kesildi. Geri dönmeye çalıştı. Ama olmadı...
Ölen, 35 yaşındaki mobilyacı Ali Osman Beldek'ti. Cesedin üzerine özenle bir battaniye örtülmüştü. Dükkanının deposunda ölü bulunduğu haberi polise öğle saatlerinde ulaştığında, Olay Yeri İnceleme ekipleri harekete geçti..
Ekibin, cinayet mahallinden aldığı en önemli delilse 7.65 çapında bir kovandı. Ancak cinayette kullanılan silah ortada yoktu. Polisin tek bildiği, katilin kurbanının cep telefonunu almış olduğuydu.
Polis, bir yandan cep telefonunun peşine düşerken diğer yandan da ifade almaya başlamıştı. İfadesine başvurulan ilk kişi, mobilyacının yardımcısı Sinan Akbulut oldu:
"Olaydan bir gün önce, akşam saatlerinde Ali Osman Abi, depoda tanımadığım birine eşya gösteriyordu. Ben de yanlarına giderek oturdum. Adam 1.80 boylarında hafif esmer, bıyıksız, tıraşlı, siyah takım elbiseli biriydi. Gençti. Bir süre eşyalara bakarak konuştular. Daha sonra tokalaştılar. Ali Osman Abi 'Tamam ben depoyu yarın sabah altıda açarım,' dedi. Adam da 'Tamam,' diyerek ayrıldı."
Bütün çabalara rağmen Beldek cinayetinde polis bir sonuca ulaşamıyordu. Ortada ne cinayet nedeni, ne de bir kuşkulu vardı. Cinayeti soruşturan Komiser Bülent Demirkol'un eli kolu bağlıydı. Demirkol'un o günlerde bilmediği, cinayetin aydınlanması için, ikinci mobilyacının öldürüldüğü güne kadar, beklemesi gerekeceğiydi.
Polis, ancak ikinci mobilyacı da benzer yöntemle örtülünce iki cinayet arasında bir bağ kurabildi. Üstelik her iki olayda da eşkal aynıydı. Siyah takım elbiseli, 1.75 boylarında, parlak yüzlü, yüzünde bir kesik izi olmayan biri. Ama hala elde somut bir ipucu yoktu... Sadece sezgileri bir seri katille karşı karşıya olduklarını söylüyordu.
İkinci cinayetten iki gün sonra
Sabah saatleri... Atışalanı'nda bir mobilya mağazasının önü... Mobilya mağazasında temizlik görevlisi Ziya Hacıoğlu için sıradan bir gündü.
"Her sabah saat dokuzda işbaşı yaparım. Geldiğimde dükkan açılmıştı. Patronu göremeyince komşu esnaftan birine gitmiştir diye düşündüm. Yerleri paspaslamak için bodruma indim. Yüzükoyun yerde yatıyordu. Seslendim, cevap alamayınca elimle silkeledim. Sesi çıkmayınca öldüğünü anladım ve bağırmaya başladım."
Öldürülen üçüncü mobilyacı 43 yaşındaki Celal Pınargözü'ydü. Yine ensesinden tek kurşunla vurulmuş, öldürüldükten sonra da üzerine battaniye örtülmüştü. Ancak bu kez katil geride önemli bir ipucu bırakmıştı. Boş bir kovan. Kovan ilk cinayetteki gibi yine 7.65 çapındaydı. Ayrıca, üçüncü kurbanın yardımcısı da ilk iki olayla örtüşen bir ifade verdi:
"Sabah saatlerinde dükkana gittim. Üç müşteri vardı. Birini tanımıyordum. Adam gittikten sonra patronuma kim olduğunu sordum. Patronum da
'Japonya'dan gelmiş, gardırop alacak. Bir tane beğendi akşam üzeri gelip alacak,' dedi. Akşam saatlerinde bu şahıs telefon açtı. 30 dakikaya kadar geleceğini söyledi. Ama gelmedi. Daha sonra tekrar aradı ve araçlarının bağlandığını ancak sabah erken saatte geleceğini söyledi."
İşin en zor tarafı, akla gelen ilk soruya cevap bulmaktı. Birbirini hiç tanımayan bu üç mobilyacıyı kim, neden öldürmek isterdi? Polisin katile, o dördüncü kurbanına ulaşmadan önce ulaşması gerekiyordu.
Son cinayetten üç gün sonra
Son cinayetten üç gün sonra... Polis, bir yandan üç mobilyacının öldürülmesiyle ilgili sorgulamalara devam ederken, diğer yandan da ilk kurbandan alınan cep telefonunu takip ediyordu. Bu yöndeki umutlar tükenmek üzereydi ki, telefon kullanıma açıldı. Adres, Ordu'nun Fatsa ilçesini gösteriyordu.
Telefon Necati Efe adında birinin üzerindeydi. Ancak Efe şaşkındı. Söylediğine göre telefonu alalı henüz bir gün olmuştu. Kendisine telefonu satan kişiyse 28 yaşındaki hemşehrisi Seyit Ahmet Demirci'ydi.
Seyit Ahmet Demirci, aynı günün akşamı Esenler'deki evinde yakalandı. Polis, evinin kapısına geldiğinde sakindi. Üç cinayette kullandığı silahı zorluk çıkarmadan polise teslim etti. Bu silahla, olay yerinde bulunan boş kovanlar, karşılaştırma için İstanbul Kriminal Laboratuvarı'na gönderildi. Sonuç olumluydu. Rapora göre her iki kovan da Demirci'ye ait silahtan atılmıştı.
Sanığın ifadesinin alınmasına ertesi gün akşam saatlerinde başlandı. Sakin tavrını emniyetteki sorgusu sırasında da sürdürdü. Avukat huzurunda verdiği ifadesinde ilk cinayetini anlatırkenki sakin tavrı emniyet görevlilerini bile şaşırttı:
"Mayıs ayıydı. Akşam üzeriydi ve dolaşıyordum. Evimin 700 metre ilerisindeki mobilyacıyı gördüm. Daha sonra adının Ali Osman Beldek olduğunu öğrendiğim işyeri sahibine 'Japonya'dan geliyorum, kız kardeşime peşin parayla yatak odası takımı alacağım,' dedim. Bir süre oturduktan sonra kartını alarak ayrıldım. Sabah oldu. Tabancamı alarak evden çıktım. Maktul dükkanını açmış beni bekliyordu. Depoya girdik. Beş-altı metre kadar depoda yürüdük. Önümdeydi. Tabancamı çektim. Ensesine doğru ateş ettim. Yere düştü. Cebindeki bir miktar parayı ve cep telefonunu aldım. Üzerine battaniye örttüm. Bu ölüye olan saygımdandır. Para almamın nedeniyse polisin dikkatini soygun yönüne çekmekti."
Demirci, üç cinayeti de aynı senaryoya harfiyen uyarak işlemişti. Ancak hala, neden bu üç mobilyacıyı öldürdüğü sorusu cevapsızdı. Sorgu ilerledikçe polis yeni bilgilere ulaştı.
Sanık, Fatsa'da ilkokula gittiği dönemde bir mobilyacının en yakın arkadaşına tecavüz ettiğini söylüyordu:
"Bunu kimseye söylemedik. Bir sır olarak sakladık. Liseyi bitirene kadar arkadaşım her gün intihar edeceğini söylüyordu. Üniversiteyi kazandık. Ben gitmedim. O Diyarbakır'a gitti. Kısa bir süre sonra da intihar etti. Yıllarca bunun öfkesi içimde durdu. Mobilyacılara böylece kin beslemeye başladım. Arkadaşıma tecavüz edeni öldürecektim ama ölmüştü."
Sanık, dört çocuklu bir ailenin en büyük oğluydu. Babası fırıncıydı. Ortaokulu İmam Hatip'te, liseyi de ticaret lisesinde okumuştu. Üniversiteyi kazanmış ama gitmemişti. Cinayetlerden kısa bir süre öncesine kadar hayatını taksi şoförlüğü yaparak kazanıyordu. Herkes tarafından sakin kişiliğiyle tanınıyordu.
Yargılama birkaç ay sonra Bakırköy 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nde başladığında medyanın ilgisi büyüktü. O, Türkiye'nin tanıdığı ilk seri katildi. Herkes, ilk duruşmada anlatacaklarını merak ediyordu. Ama o bir kez daha herkesi şaşırtmayı başardı.
Demirci, ilk duruşmasında da, yıllar süren yargılaması sırasında da suçunu inkar etmedi. Poliste ve savcılıkta verdiği ilk ifadesini değiştirmedi. Kendisini savunmak için avukat tutmadı. İstanbul Barosu'ndan kendisine ücretsiz bir avukat tayin edilmesini de istemedi. Yalnızca bütün duruşmalar boyunca işlediği cinayetler için pişman olduğunu söyledi.
Bu durum, yüzlerce davaya bakan Bakırköy 2. Ağır Ceza Mahkemesi heyeti için de şaşırtıcıydı. Heyet sanığın itirazına rağmen, her zaman yapıldığı gibi akıl sağlığının yerinde olup olmadığının tespit edilmesini istiyordu. Bu nedenle Demirci, önce Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'ne daha sonra da Adli Tıp Kurumu'na sevk etti.
Günler süren bir gözetim süresi geçirdi. Ama her iki kurumun da verdiği rapor, onu haklı çıkardı. Raporlara göre akıl sağlığı yerindeydi ve cezai ehliyeti tamdı.
Ancak iki raporda da ilginç bilgiler vardı. Bütün hayali Japonya'ya gitmek olan Demirci, bunun için 1995'te bir arkadaşıyla birlikte Fatsa'dan
İstanbul'a kaçmıştı. Hatta bu hayali için 5 bin dolarını bir simsara kaptırmıştı. O da çaresiz tekrar Fatsa'ya dönmüş ve babasının fırınında çalışmaya başlamıştı. Bir yıl önce evlenmiş ve eşiyle birlikte tekrar
İstanbul'a yerleşmişti.
Raporda dikkat çeken bir başka bilgi ise, Demirci'nin dördüncü kurbanını öldürmekten neden vazgeçtiğini anlattığı bölümlerdi. Söylediğine göre dördüncü kurbanını da öldürmeyi kafasına koymuş, hatta hedefini de belirlemişti. Ancak bu sırada doğan kız çocuğu onu cinayetten vazgeçirmişti.
Mahkeme heyeti ise, Demirci'nin çocukluğuna ilişkin anlattıklarının peşindeydi. Ancak, Demirci ailesine göre oğullarının anlattığı hikaye tamamen uydurmaydı. Onlara göre oğulları hiç menenjit hastalığı geçirmemişti. Hiç psikiyatra gitmemişti. Üniversiteye giden bir arkadaşı yoktu. Ve son olarak Habil diye biriyle arkadaşlık yaptığın hatırlamıyorlardı. Öyle bir mobilyacı yoktu ve tecavüz olayı yalandı.
11 Ekim 2000...
Demirci'nin yargılanması, iki yıl devam etti. Duruşmalar boyunca kendisini gören görgü tanıkları tarafından defalarca teyit edildi. Aleyhindeki deliller kuşkuya yer bırakmayacak kadar kesindi. Mahkeme heyetinin göz önünde bulundurabileceği tek şey çocukluğuna ilişkin anlattıklarıydı. Ancak bu da Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nden ve Adli Tıp Kurumu'ndan verilen raporlara göre doğru değildi. Anlattıklarının gerçek olduğunu ispatlayan herhangi bir ipucu ortada yoktu. Böylece Demirci'nin çocukluk hikâyesi bu dava dosyasının tek karanlık noktası olarak kaldı.
BUGÜN
Seyit Ahmet Demirci, üç cinayetten, üç ayrı idam cezasına çarptırıldı. Bu cezalar müebbet hapse çevrildi. Çocukluk hikayesinin karanlıkta kalan noktalarınıysa İpucu ekibi araştırdı.
Seyit Ahmet'in gerçekten Habil adında bir çocukluk arkadaşı vardı. Motor tutkunu olarak tanındıkları Fatsa'daki gençlik günlerinde Habil en yakın arkadaşlarından biriydi. Habil, söylediği gibi intihar etmedi. Halen evli, İstanbul'da yaşıyor ve sık sık Fatsa'ya eşiyle birlikte gidip geliyor.
Ancak Demirci'nin adı Habil olan bir arkadaşı daha vardı. Dicle Üniversitesi'nde okudu ve coğrafya öğretmeni oldu. Diyarbakır'a öğretmen olarak atandığı ikinci yıl da intihar etti.
Çocukluklarının geçtiği semtte adını verdiği gibi bir mobilyacı gerçekten de yaşadı. Ve bu mobilyacı birkaç yıl önce Demirci'nin söylediği gibi öldü.
Seyit Ahmet'in ilkokul öğretmeni Demirci'yi de, intihar eden Habil'i de hatırlıyor.
Ailesi, eşi ve Fatsa'da onu tanıyanlar, onun bu cinayetleri işlediğine hala inanmıyor.