Portecho ergenliği atlattı

Portecho ergenliği atlattı
Portecho ergenliği atlattı
2006'da ilk albümleri 'Undertone'la büyük heyecan uyandıran, ikinci albüm 'Studio Plastico'yla "Boşa heyecanlanmamışız" dedirten Portecho, yeni albümü 'Motherboy'u yayımladı. Deniz Cuylan ve Tan Tunçağ'dan mürekkep Portecho, "Üzerimizdeki baskıyı attık, ergenliği atlattık. Şimdi çok eğleniyoruz" diyor.
Haber: ELİF EKİNCİ - elif.ekinci@radikal.com.tr / Arşivi

Sesiniz soluğunuz çıkmıyordu epeydir, neler yaptınız?

Tan Tunçağ:
Üç yıl oldu bir önceki albümden bu yana. Biz, Miray Kurtuluş’la Mira grubunun ‘Ayda Kahvaltı’ albümünü yaptık. O zaten iki senelik bir süreçti. Son bir senedir de ‘Motherboy’ için çalışıyoruz zaten.

Deniz Cuylan: Ben New York’a taşındım. Orada Brian Bender ve Cem Mısırlıoğlu’yla birlikte Manner isminde bir grup kurduk. ‘Side Launch’ albümünü çıkardık. Yine New York’ta WorkPlayWork isimli bir film müziği şirketi kurduk Cem’le. Bir de yönetmen Emre Akay’la birlikte bir film senaryosu üzerine çalışıyoruz, o bitmek üzere bu ara. 50’lerin sonunda Trabzon’daki bir Amerikan üssüyle ilgili bir hikaye.

Bu kadar işin arasında Portecho’ya yeni albüm yapmak ne zaman düştü aklınıza?

Tunçağ:
Geçen sene yaz sonuydu artık bir albüm yapalım dediğimizde. Albümün ilk yarısını İstanbul ’da ikinci yarısını New York’ta yaptık, kaydettik. Çok da hızlı ve kolay oldu aslında, hiçbir albüm öncesi bu kadar rahat olmamıştık.

Nedir bunun sebebi, tecrübe mi?

Cuylan:
Artık üçüncü albümümüz olduğu için belki de... İkinci albümde üzerimizde bir stres vardı; ilk albüm başarılı olunca bir sorumluluk yüklenmişti çünkü. ‘Sympathy’ gibi bir parça var çünkü ortada. Eyvah bir daha öyle bir parça çıkmazsa ya da müzisyen olarak en korktuğumuz şey ‘one hit wonder’ olmak, tek şarkıyla anılmaktır ya, öyle bir şey olursa diye korktuk aslında. Bu baskıyla yapılmış bir albümdü ikinci albüm. Şimdi araya hem uzun bir süre girdi hem de yaşımız da büyüdü ve daha dışarıdan bakabildik Portecho olarak. Bir de bu albümde bizim olmazsa olmazlarımız ortaya çıktı, biri de ‘albümü yaparken ve dinlerken önce biz eğlenmeliyiz’di. Kırmızı çizgileri alt alta koyunca gerisi kolayca geldi, zaten Tan’la çok uyumlu çalışıyoruz.

Ben de albümü ilk dinlediğimde “büyümüşler galiba” dedim.
Tunçağ: Siz hayatta neredeyseniz yaptığınız albüm de orada. Heyecanımız biraz daha içimizde galiba bizim artık. Musluğu biraz daha kontrollü açıyoruz. Heyecanımızı daha ekonomik dışa vuruyoruz.

Cuylan: Bir de müzisyen olmaya karar verdiğiniz andan itibaren bir ergenlik dönemine giriyorsunuz. Çünkü bir kanıtlama gerekiyor. Önce anne babanıza para kazanacağınızı anlatmanız gereken, arkadaşlarınıza gerçekten yetenekli olduğunuzu kanıtlamanız gereken, sizi dinleyen insanların gerçekten sizi sevdiklerine emin olmanız gereken bir ergenlik dönemi var. Portecho ilk iki albümde sahneden, dinleyen herkesin yüzüne teker teker, bizimle ilgileniyor musunuz diye bakardı. Şimdi o değişti, ergenliği atlattık. Çaldığımız şeyden mutluyuz, eğleniyoruz, isterseniz siz de gelin, kapımız açık yaklaşımına yöneldik.

Müziğinize yapılan ‘mutlu elektronik müzik’ tanımlaması hâlâ geçerli mi yani?
Cuylan: Çok karışık tepkiler var bu albümle ilgili. Karanlık diyenler çok fazla. Çünkü biraz daha eskiye, 70’lerin sonu, 80’lerin başına göndermeler var albümde. Bu da bizim jenerasyon için hüzünlü bir hava yaratıyor tabii. Aslında teknik olarak albümdeki parçalar majör tonlarda yazıldı, mutlu sesler yani, ama nostaljik işlendiği için hüzünlü bulanlar var sanırım.

Neden böyle bir geri dönüşü tercih ettiniz?

Cuylan: Daha samimi olmak istiyorsak biraz daha geriye gitmemiz lazım diye düşündük belki de.

Tunçağ: Depresif müzik yapmak biraz 90’ların trendi aslında, etrafta pek olmayan bir şey artık. Depresiften daha doğru bir ifade ‘kendini fazla ciddiye almayan’ aslında. Bugün biraz daha içinde bir yabancılaştırma efekti olan müzik kabul görüyor, diğer türlüsü sanat olmaktan çıkıp kendini tatmin gibi bir müziğe dönüşüyor.

Cuylan: İki yüzü olması gerekiyor yani. Bu albümde ikisi de var: Biri İstanbul’dan gelen hüzünlü yanı, diğer yanı da New York’taki her şeyle biraz dalga geçilen yanı.

Albümün kapağı da insanı geçmişe götürüyor bir şekilde. İsim ve kapağın hikâyesi nedir?
Tunçağ: ‘Motherboy’, Arrested Development dizisinin bir bölümünün adı aslında. Deniz de ben de çok seviyoruz o bölümü. Dizide anne ve çocuğun birlikte girdiği bir yarışmanın adı. Dramatik bir hikâye bekliyordunuz herhalde ama değil. (Gülüyorlar)

Cuylan: Biz sadece ismi çok sevdik ve kapakla da çok uydu. Kapak belliydi çünkü önceden. Bant dergisinin genel yayın yönetmeni Aylin Güngör’ün çektiği bir fotoğraf o ve daha albümün ismi belli değilken kapak belliydi. İsmin de tek başına bir anlamı yok aslında, o kelimenin aslı ‘Mother’s boy’dur. Ama albüm ismi olarak çok fazla şey anlatan bir kelime bulduğunuzda bir yıl sonra büyük ihtiamlle ondan çok sıkılıyorsunuz. Kendini fazla açıklayan bir durum oluyor.

Peki Portecho Türkçe bir şarkı söylese ne olur?
Tunçağ: Ben çok iyi Türkçe yazıp söyleyemedim hiçbir zaman. Mira’da Miray (Kurtuluş) yazıyor mesela sözleri, belki o ihtiyacımı Mira’da tatmin ediyorum. Birçok kez denedim ama sesime de, ağzıma da, kalemime de yakışmadı. Öyle bir yerden gelmiyorum. Bizim 80’lere dönmemizin sebebi özümüze dönmek gibi aslında. Ben büyürken evde, biraz da TRT’ci bir ailenin, Hülya-Ümit Tunçağ’ın, çocuğu olmaktan da, evde dinlenen müziklerden de kaynaklanan bir şey vardı. Ben o dönem Ajda Pekkanlara, Barış Mançolara delirirdim. Ama asıl etkilendiğim, dinleyip de aman allahım dediğim albüm Pink Floyd-The Wall’dur. Çünkü hiçbir plağı alıp koyduğunuzda öyle bir şey duyamıyordunuz. Bayağı yüreğinizde titreşim hissediyordunuz Pink Floyd’da. The Who’da keza. Hem zamanın ilerisindeydi hem de demek ki kulağım onu arıyordu.

Cuylan: Bir de müzik türüne göre dil seçmenin de gereği yok. Müziği yapanlar kendilerini nasıl rahat hissediyorlarsa o dili kullanmalılar. Teknik ve içerik birbirini tamamladığı sürece bence bir sorun olmuyor. Mesela Replikas’ın ya da Kim Ki O’nun Türkçe kullanması gayet iyi oluyor ama bizim de referanslarımız İngilizce’ye daha çok uyduğu için İngilizce kullanıyoruz, yoksa politik bir nedeni yok.

Sizin bir Türk grup olduğunuza inanamayan birçok insan vardı eskiden. Hâlâ var mı?
Cuylan: İlk başta üzülüyorduk, müzik iyi diye mi acaba bize Avrupalı diyorlar diye. Ama bu, iyi müzik Türkiye ’den çıkmaz demek ve o zaman da genel olarak hepimizin epey depresif olması lazım. Biz genel olarak daha basit şeylere yorduk bunu. Tan’ın güzel mavi gözlerine filan mesela... (Gülüyorlar)

Tunçağ: Portecho bir şekilde daha önce o müziğin popülerleşmediği yerlerde popülerleşti Türkiye’de. Daha önce bilmedikleri için belki de o ‘Avrupalı mı bunlar’ tepkisi... Yani aslında sebep bir altkültürün popülerleşmesi bence.

Artık popülerleşmeyen hiçbir şey kalmadı gibi hissediyor musunuz siz de?
Cuylan: Aradaki çukur derinleşiyor gibi geliyor bana. İnsanlar daha çok içine kapanıyorlar. Buna politik ortam da sebep oluyor biraz, artık gruplar kendilerininin Türkiye’deki genel müzik piyasasında bir şeyleri değiştirebileceklerine inanmıyorlar. Burada bir şeyler yapıp yurt dışında da bir ağları olsun istiyorlar, genç gruplarda gördüğüm bu. Hiçbiri burada ‘daha popüler’ olmak istemiyor. Arada yurtdışına gidelim, burada da sevdiğimiz yerlerde çalalım kafasındalar. Ki çok da haksız değiller, çünkü diğeri biraz yıpratıcı bir yol.

Tunçağ: İyi bir altkültür için iyi bir mainstream yani anaakım denen ticari akımın olması gerekiyor. İyi bir pop olsun ki ona yaratılan tepki altkültür de iyi olsun.

New York Times’ın gezi bölümünde çıkan bir yazıda sizden de ‘geleceği parlak grup’ diye söz ediliyordu. O zamanlar verdiğiniz bir röportajda hedefinizin bu yazıyı müzik sayfalarına taşıyabilmek olduğunu söylüyordunuz. Şimdi neresindesiniz bu hedefin, hâlâ asılıyor musunuz yoksa bıraktınız mı ipin ucunu?

Cuylan: Bu albümde amacımız o aslında. Bu albümle beraber Portecho varlığını daha uzun dönemler sürdürebilsin istiyoruz.

Tunçağ: Şimdi çok yeni albüm ama bir süre sonra Avrupa’da da konserler olacak. Ama bunun bir yere kadar önemi var tabii. Orada gerçekten bir etki bırakmak, insanların ilgilenmesi, müziğin orada yayılması gerçekten organize bir iş. Bir kere Avrupa’da öncelikle bir önyargıyı kırmanız gerekiyor. Amerika’da böyle bir sorun yok ama orası da koca bir dünya ; her eyaletin apayrı bir tarzı var. Örneğin biz Miami’de bir konser vermiştik. Oradaki kolej radyosu Portecho’yu bir şekilde bulmuş, sık sık çalmış, haftalık listelere almış ve o şekilde yayılmış. Orada bize hala mesaj atan bir dinleyici kitlemiz oluştu mesela. Ha yabancı insanlara çalınca da bir şey olmuyor, çok beğeniyorlar, konu kapanıyor ve eve geri dönüyorsunuz. Gerçekten yararlı bir hale dönüşmesi için o köprüyü başka gruplar için de kullanabilmek önemli olan. Biz de bu albümle bunu yapmak istiyoruz.


PORTECHO’NUN KONSER TAKVİMİ

İstanbul Salon İKSV, 31 Ekim Çarşamba, 21.30

Eskişehir Peyote, 1 Kasım Perşembe, 22.00

İzmir 911, 2 Kasım Cuma, 23.00

Ankara Kite Performance Hall, 3 Kasım Cumartesi, 21.00