Prensi boşver, kralına geç!

Prensi boşver, kralına geç!
Prensi boşver, kralına geç!
Felaketin muhteşeme dönüştüğü Santorini, ismini aldığı ağacın bu gezegende yetiştiği tek yer Sakız, dünyanın en masalsı kalesini ağırlayan eski şövalye kenti Rodos... Ege'nin üç nadide adasında bazen Doğu rüzgârını, bazen Yunan havalarını arkamıza alarak dolaştık
Haber: ANTONIO DROSA / Arşivi

Güzelliğin bedelini ödeten zalim doğa...

SANTORINI
Felaketin muhteşeme dönüştüğü yer. Ölüm tanrısı Hades’in gazabına uğrayarak denizin altına çekilen ada. Binlerce yıl sonra bile zamanın gizleyemediği kıyamet anı... Santorini, Ege Denizi’nin ortasında, kendi halinde bir adayken M.Ö. 1600 yıllarında ortasında kuzu gibi yatan volkanın aslan gibi kükremesi ile sarsılır. Volkan etrafındaki toprakları önce kavurur, sonra denizin dibine çeker. Tüm canlılar ölür, Minoan uygarlığı silinir.
Zamanla volkan dışındaki toprağa gelen insanlar yamaçlara evler kurar, hayvanlarını getirir, üzüm bağı diker, hayat tekrar başlar. Ama deniz üstünde yüzükoyun yatan siyah bir hayvan gibi duran volkan, 3 bin 700 yıl geçmesine rağmen halen hayata dair hiçbir şeyi üzerinde istememekte, siniri dinmemiş, duman çıkarmaya devam ediyor. Yunanca adı Tyra olan adaya 13. yüzyılda gelen Venedikliler o korkunç yeraltı-yerüstü savaşının bir daha olmamasını diler gibi ‘Aziz barış’ yani ‘Santa Irini’ demiş buraya.
Kesik falez sırtlarına kurulu taraça tipli beyaz evlerden manzara akla zarar. Adanın turizm dışında tek geliri bağcılık, şarapçılık ama külle karışmış verimsiz toprakta ancak assyrtiko adlı, çok az mahsul veren üzüm yetişiyor. Çok az verimli Santorini bağları, buna rağmen çok ender ve pahalıya bulunabilen, leziz bir şarap vermekte.
Adanın kendisi Dali’nin sürrealist bir tablosunu andırdığından mı nedir, onlarca sanat galerisi var burada. Satıcılar Rodos’takilerin tam tersi, çok tokgözlü, gözlüklü, dükkâna girilince rahatsız edilmiş bir havada, gözlerini kitaptan zor ayırıp sizinle ilgileniyor. Kuyumcu dükkânları da her Yunan adasında olduğundan çok fazla.
Muhteşem manzaralı teras restoranlarda kalite parfüm kokusu eşliğinde pahalı bir şarap içerken, at sidiği kokusu duyar, eşek kafalı iri atları peş peşe geçerken görürseniz şaşırmayın. Aşağıdaki eski limandan yukarıya çıkan dar yollarda turist taşıyan, dayanıklılıkları artsın diye de eşeklerle çiftleştirilen atların çocukları onlar.
Santorini doğal bir mabet. Doğa o kadar acımasız ki zaman zaman o coğrafyada yaşayanlardan kurbanlar alarak o güzellikte yaşamanın bedelini ödetiyor sanki. Son olarak adalıların yarısının öldüğü 1956 depremi gibi...

Yunan adası mı, Arap kasabası mı?

RODOS

Rodos’tan klasik bir Yunan adası manzarası bekliyorduk aslında; bir inci kolye gibi masmavi denizin kenarlarında sıralanan kireç badanalı beyaz evler... Oysa ilk gördüğümüz, kalın ve kaba taşlardan oluşan kale duvarları önündeki zarif ve ince palmiyeler ve bir sütun üstünde duran geyik heykeli oldu. Ege adası değil de Kuzey Afrika hatta Arap atmosferi gibi!
Sonra bugüne kadar gördüğümüz en büyük, en masalsı kaleyle karşılaştık. Rengârenk mallarla tıka basa dolu dükkânlar ve mallarından daha renkli satıcıların çığlıklarıyla dolan dar sokaklar, hanlar, hamamlar, şadırvanlar; her şey 1001 Gece Masalı ambiyansındaydı. Sarışın Kuzey Avrupalı turistlere bir şeyler satmaya çalışan Ortadoğulu tüccarlar... Diğer Yunan adalarının snob havasından eser yok! Akdeniz’le Ege’nin sınırındaki konumundan dolayı ada halkı, İsa öncesi devirlerden beri, Akdeniz‘in en yaman tüccarları Fenikelilerden ve Mısırlılardan mal alıp bunları Yunanistan’da satan tüccar bir millet.
Bugün Rodos’a belki de her şeyini veren bu büyüleyici kale, 1310’da adayı hâkimiyeti altına alan Katolik şövalyelerin marifeti. Amaçları, kutsal toprak Kudüs yolunda bulunan Rodos’tan geçen Haçlı ve Hıristiyanlara sağlık ve lojistik destek vermek. Şövalyeler Kanuni’nin tepesini attırıp 1522’de ‘sopayı’ yiyene kadar, 210 yıl hüküm sürmüş adada. Sonra Malta’ya gitmişler, halen oradalar. Osmanlıların adayı zaptetmesiyle kale içinde onlarca han, hamam, şadırvan, cami yapılmış.
Rodos ve 12 ada, 1912’de İtalyanların işgaline uğramış. Çoğumuzun yaptığı bir hata, bu 12 adayı Ege Denizi’ndeki 12 büyük ada zannetmek. Halbuki bu 12 ada içinde Sakız, Midilli, Samos gibi adalar yok; sadece Rodos ve civarındaki 11 küçük ada var. 1. ve 2. Dünya Savaşı arasındaki zaman diliminde Mussolini, adaya bayağı yatırım yaparak eski kaleyi onarmış, ada halkına bol kepçe İtalyan vatandaşlığı dağıtmış. 1948’de, 2. Dünya Savaşı sonunda galip devletler bu 12 adayı Hitler Nazizmi ve Mussolini faşizmiyle savaşan Yunanlılara vermeyi, savaşa katılmayan Türkiye’ye vermekten daha uygun bulmuş. Misal; 1900 yılında Rodos’ta doğup 1970’te ölen biri, yaşamı boyunca 12 yıl Osmanlı, 36 yıl İtalyan, 22 yıl Yunan hâkimiyeti görmüş. Halen 3 bin kadar, baba adını soyadı olarak kullanan (Hiç T.C. vatandaşı olamadıklarından soyadı kanunundan etkilenmemişler) Osmanlı Müslümanı dağınık şekilde adada yaşamakta.
Kısaca söylemek görekirse, ‘orientation’ını (yönünü) ‘orient’ten (doğudan) yana kullanan adanın bence en güzel bölümü, klasik Yunan adasını hissettiren Lindos kasabası ve plajı, kalesi, beyaz evleri... Kale ve Lindos dışında 70’lerden kalan büyük beton bloklardan oluşan ruhsuz dev oteller, ucuz bira ve sıcak deniz arayan Kuzey Avrupa kafilelerinden oluşan sanayi tipi kitle turizmi görüntüleri pek açmıyor!



Yuvarlak siyah taşlı Emborio plajlarını es geçmeyin

SAKIZ / CHIOS

Moda turizm ilçemiz Çeşme’nin karşısında bulunan bu adayı dünyada tek ve benzersiz kılan şey, sakız ağacının gezegenimizde yetişebildiği tek yer olması. 1300’lerde Cenevizlilerin hâkimiyetine girene kadar Bizans, Arap ve Pers egemenliğinde kalan Sakız (Yunanca adıyla Chios), 1568’de Osmanlı yönetimine geçmiş. 1821’de Kara Ali’nin kanlı bir şekilde bastırdığı Yunan ayaklanmasıyla tüm dünyada gündem olmuş. Victor Hugo’nun ‘Sakızlı Çocuk’ şiiri ve Delacroix’nın ‘Sakız Katliamı’ tablosu bu olayı anlatır. 1912’de Osmanlı hâkimiyetinden çıkan ada 1922’de sonuçlanan Türk-Yunan savaşından sonra Türkiye’den göç eden Anadolulu Rumların adeta istilasına uğramış.
Ada, sakız ağacına bağlı olarak tatlıcılık ve reçelcilikle geçiniyor. Yunanistan’ın en önemli kaptan okullarından biri, hemen karşısındaki küçük Inusses’de (Koyun Adası) olduğu için gemicilikte de ileri. Havalimanından güneye inen yolun hemen başındaki Campos köyü, Cenevizli asilzadelerin narenciye bahçeleri arasındaki hardal rengi taştan yapılan konakları ile meşhur. Seramik köyü diye de adlandırılan Armolia’dan sonra okaliptüs ağaçlarıyla bezeli girişiyle Cenevizlilerin inşa ettiği Ortaçağ köyü Pirgi görünüyor. Pirgi’de bir gezintiden önce, sola sapan yola girip adanın en güneyindeki siyah taşlı plaj Emborio’ya uğramanızı tavsiye ederim. Yuvarlak siyah taşlardan oluşan plajlarda, tanrısal bir görkemle denizden adeta fışkıran falezlerin gölgesinde yüzmek insanı hafif korkutarak heyecanlandırıyor. Pirgi’de duvar sıvaları tazeyken bastırılarak yapılan geometrik desen ve çiçek motifleri ile süslü siyah beyaz Ceneviz evlerinin arasında dolaşırken kendinizi bir sinema setinde hissedebilirsiniz.
Yolun 10 km. kadar ötesinde başka bir Ceneviz köyü olan Mesta var. Pirgi ne kadar süslü ve dişiyse Mesta o kadar yalın ve erkek. Hiçbir estetik kaygı duymadan, sadece savunma amaçlı inşa edilmiş bu Ortaçağ köyünde iri taşlarla yapılmış evler, birbirine bir sur oluşturacak şekilde bitişik bir labirent şeklinde. Öyle ki, şehre beş yerden giriş izni var. Daracık taş sokaklardan merkeze ilerlerken insan iliklerine kadar işleyen Ortaçağ’ı ürpertiyle hissediyor, hele bir de geceyse! Merkezdeki kiliseyse küçücük bir köyden beklenmeyecek kadar şaşaalı, Doğu Ortodoks kiliselerine özgü süs ve varaklarla bezeli...
Mesta’dan 5 km. sonra adanın batı tarafının sahil şeridine ulaşılıyor. Baştan sona ıssız, doğal ve tertemiz koylar var burada. Kestirmeden merkeze inen yolda, sağda bulunan Nea Moni Manastırı, Sakız’ın en eski yapısı. Hemen girişteki odada, cam bir dolapta sergilenen kuru kafa ve kemiklerin yanında yazan ‘Osmanlı’nın icraatıdır’ yazısıysa 1821’deki ayaklanmanın nasıl bastırıldığını en moral bozucu şekilde anlatıyor!
Adanın merkezinde terk edilmiş, hayalet şehir Anavatos var. Burası korsan istilalarından korunmak amacıyla dağın tepesindeki evlerin kayaya benzetilerek kamufle edilmeye çalışıldığı bir kaya şehir. Uzaktan görüntüsü ürkütücü. En iyisi 20 km. kuzeyde, deniz kenarındaki çok şirin kasaba Langada’da çam manzarası eşliğinde hem karnınızı, hem gözünüzü doyurun.


    ETİKETLER:

    Afrika

    ,

    Mayın