"Adım benden daha iddialı"

Huzursuz. İstemediği şeyleri yaptığında (mesela röportaj verdiğinde), canı sıkıldığında, aklına yeni bir fikir gelmediğinde, yaratamadığında, insanlar
tarafından tahmin etmediği şekilde algılandığında (olumsuz yani), ya da...
Haber: ORAY EĞİN / Arşivi

  • GENÇ PARTİ: "Dönüştürücü, hayatı değiştirici bir hareket değil. İkinci sınıf siyasetçi."
  • 12 DEV ADAM: "Başımıza kaldı. Son kampanyada kantarın topuzu kaçmış olabilir."
  • NİL KARAİBRAHİMGİL: "Şu anda başarısız değil. Onun hassasiyetinin karşılığı var."
  • KORKULARI: "Hayatta en çok çocuklarımı kaybetmekten korkuyorum."
  • BAŞARISIZLIK: "Kendinle dalga geçebiliyorsan sorun yok. Başaramama lüksüm azaldı."
  • İMAJI: "İkide bir snobsun diyorlar. Nedenini bilmiyorum."


    Huzursuz. İstemediği şeyleri yaptığında (mesela röportaj verdiğinde), canı sıkıldığında, aklına yeni bir fikir gelmediğinde, yaratamadığında, insanlar
    tarafından tahmin etmediği şekilde algılandığında (olumsuz yani), ya da kendi deyimiyle 'aptallık' gördüğünde hemen lanet bir insana dönüşme potansiyeline sahip sanki. Nasıl geriyor. Ama sonra bir açılıyor...
    Serdar Erener, istemeye istemeye bana 30 dakika ayırdı, üç buçuk saat falan konuştuk. Ben onu sürekli nasıl başkalarını aşağılayan, kendini beğenmiş, egosantrik biri olarak düşündüğümü söyledim.
    Önce bazı noktaları açığa kavuşturalım.
    Bir kere "Beni dekontrakte şıklığa indirmeyin," dedi: Geçen kış elinden çıkmayan yarım siyah deri eldivenlerin altında insanlarla temas etmeme isteği yatıyormuş.
    İkincisi, şu Cem Yılmaz meselesi: Yanına gittiğimde o reklamla ilgili bir telefon konuşması yapıyordu. Cem Yılmaz'a sormuşlar, "Sorun olmaz," demiş, sonradan sorun yaratmış, onlar da yayından çekmişler.
    Sonra, Sinan Çetin'le kavgası: "Öyle bir ara bir şeyler oldu, sonra geçti," dedi. Hâlâ sık sık görüşüyorlar ve çalışıyorlar.
    Son olarak: Masasındaki National Geographic'in son sayısını neden fırlatıp attığını da söylemeyeceğim.
    Ama... Hakkındaki türlü önyargılarımın nasıl sona erdiğini itiraf edeyim. Her şeyden önce muhabbeti iyi. Yetmez mi? Ayrıca konuşmayı o açtı:
    "Geçen birisi 'Sen neden kendine bir web sitesi yapmıyorsun?' dedi."
    Yok mu sahiden kişisel siteniz?
    Yok... Şaşırdım, aklıma gelmemişti. 'Yapsak, ne yaparız?' diye düşündüm.
    İşlerle ilgili bilgi koyabiliriz, niye öyle işler yaptığımız hakkında bir şeyler yazabiliriz, o günlerde neyle ilgiliyim ve kafamdaki sorular nedir, ondan bahsedebilirim. Sen ne öneriyorsun, ne olur, bir şey yapsak bir manası var mı?
    Yabancılara hitap edebilir, dışarıyla iş yaparken falan...
    Dışarıyla iş yapmıyoruz ki.
    Serdar Erener imajına tek tıkla ulaşılmamalı zaten.
    Vay be! Zaten bu fikir kimden çıktı hatırlamıyorum, ben de benzer bir tepki gösterdim. Ben oraya ne koyacağımı bilemiyorsam, öyle bir şey yok demektir. O yüzden de o konuyu geçtik. Ama insanın bazen kişisel bazı ifadelere ihtiyacı oluyor. Çünkü reklamda kim "Ben tamamen müşterinin şapkasını giyiyorum, kendim hiç yokum," diyorsa yalandır.
    Son günlerde kendinizi keşfetmeye mi vakit ayırmaya başladınız?
    En son Blank Slate diye bir kitap okudum; genetiğin insan tabiatının sınırlarını nasıl çizdiği hakkında. Orada çok net görüyoruz ki hepimiz bir istasyonda duran bir trenden itilerek atılıyoruz, her birimize de birer bavul veriyorlar. Bir kere o bavuldan kopamıyoruz. Bavulun içinde herkesin hayatla baş etmek için kendi alet edevatı var. Bu alet edevat, bütün insanlık halleri üzerinde düşünmeye değer geliyor. İnsanlar niye böyle davranıyor, ben bu insanların öyle değil de böyle davranması için onlara ne söylesem, ne yapsam, ne göstersem? Bir teklifte bulunuyorsun, flört ediyorsun, cilveleşiyorsun.
    Ne yapmanız gerektiğini nasıl kestiriyorsunuz?
    Azınlık Raporu'ndaki cinayeti önceden bilen kahinler var ya; bazı insanların bavulunda kehanet makinesi var. Reklamcı olduğumda, 14 hafta sonra hayatta olacak olanı kestirmem icap ediyor. İnsanların nereye doğru hafif eğildiklerini, baktıklarını bilirsem onların önüne çıkaracağım şeyle ilgili de cazip tekliflerim olabilir. Kehanet makinemi çalıştırıyorum.
    Böyle mi basketbolu canlandırdınız?
    O işte hiç abartılacak bir şey yok, zaten başımıza kaldı. Ondan da rahatsızım. Bazıları çıkıp "12 Dev Adam yüzünden dokuzuncu olduk," diyor: Deli saçması. Olay aslında basketbol da değil. "Avrupa Avrupa duy sesimizi," diye bir tarafını yırtan bir toplumun başarı fırsatı yakalamış olması. Bizim bütün bildiğimiz o açlığın olduğu... Rezonans var ya; bir insanın içinde bir sürü tel var. Doğru teli tıngırdattığımda karşımdakinin içi bir hoş olacak.
    Fazla tıngırdatınca baygınlık vermiyor mu peki?
    Verir. "Ya tamam kardeşim, çek elini o telden," durumu olabilir. [Bu seneki 12 Dev Adam kampanyasında] Biraz kantarın topuzu kaçmış olabilir.
    Ekşi Sözlük'ü takip ediyor musunuz?
    Hakkımda neler yazdıklarına bakmıştım.
    "12 Dev Adam maskesiyle banka soymak" nasıl proje sizce?
    (Gülüyor) Onu okumadım ama güzel... Ekşi Sözlük genel olarak muhalif ve gıcık olmanın sözlüğü gibi duruyor ya, kendi hakkımdaki şeylerin olumlu olduğunu gördüm. Hakkımda kötü düşünen birisi yokmuş. Zaten niye olsun ki? Kimseye bir kötülük yaptığım yok. Benim hayatımı idare eden üç nosyon var. Kişisel ahlakımı da bunlar belirliyor: Kalite, neşe ve hürriyet... Güzel; beğeneceksin düşünürsen. Herhangi bir dandikliğin parçası olmak istemiyorum. Karnımızı nerede doyuralım sorusu için de geçerli, yapacağımız yeni reklam kampanyası için de.
    Sürekli kalite istemeniz mi sizi dışarıya karşı snobize bir kişilik olarak gösteriyor?
    Bilmiyorum, bu cevabı siz bileceksiniz. Böyle bir şey varsa bile, bana söylemek istemiyorlar... Mesela her şeyi bilmeye çalışıyorum ama "Bilmiyorum," demekten utandığımı da sanmıyorum. Başkalarının, aklıma gelmeyen bir şeyi bana söylemesi ise çiş etmek kadar mutluluk verici. Sıkışınca çiş eder rahatlarsın ya, bana verdiği mutluluk duygusu onun gibi bir şey... Snobluk, snobluk... İkide bir bunu söyleyip duruyorlar ya. Ben bilmiyorum.
    Bu can sıkıntınızın kaynağı ne? Play Station oynayarak aşılmıyor mu?
    Ben hiç oyun oynamıyorum. Çünkü oyun oynamaktan sıkılıyorum. Benim için eğlence şu: Sürpriz bulmak. Demek ki sürprizi oyunda bulamıyorum. "Hadi şimdi oyun oynayalım," var ya, tıpkı "Akşam size geleceğiz," deyip telefonu kapatmak gibi. Onu dedikten sonra, gitmenin bir neşesi kalmıyor.
    İşe çok asılıyorsunuz, çok seviyorsunuz. Tutan bir şey haz vermiyor mu?
    Al sana sürpriz işte. Asıl Play Station burası. İş tamamen can sıkıntısını engelliyor. Mesela müşteri demiş ki "Şöyle bir mesele var." O akşam gittiğinde yavaş yavaş zihninde yer ediyor, bazen bir şey çıkıyor, bazen çıkmıyor. Geçenlerde bir dolap yaptırdım: Lahit gibi, hiçbir yerinde girintisi çıkıntısı olmayacak fakat çekmeceleri olacak. Bu çekmeceleri nasıl halledeceğiz? Salakça bir soru olabilir ama bu oyunu oynadık ve bulduk. Yapılmış mıdır bilmiyorum ama mıknatıslı kulp var, istediğin çekmecenin üzerine takıp çekiyorsun.
    Hayatla oynuyorsunuz demek?
    O kadar iddialı bir laf olmasın da... İş hayatında çok değilse bile başarısız olduk. Tınaz Titiz bir seminer vermişti bir gün. "İnsanı korkuları yönetir," dedi, "Gidin akşam korkularınızı yazın ve onlarla boğuşun."
    İlk sıraya "Başarısızlık" yazmışsınızdır.
    Hayır işte, onu yazmadım. Benim canımı gerçekten yakacak şey nedir diye düşündüm ve çocuklarımı kaybetmekten başka hiçbir şey yazamadım. Çünkü başarısızlığın, eğer ders çıkarılırsa ve başarı hanen daha kabarıksa, onun tatlı bir acısı da var. Eğlenebiliyorsan, kendinle dalga geçebiliyorsan bir sorun yok.
    GENÇ PARTİ OLAYI
    "Reklamdan medet uman 2. sınıf siyasetçidir"
    Amerika'da iki kitap yayımlandı: Birinin adı Size Yalan Söyleniyor, diğerininki de Bildiğiniz Her Şey Yanlış. Reklam dünyasından da bahsediyor doğal olarak. Bize sahiden yalan mı söylüyorsunuz ve bildiğimiz her şey yanlış mı?
    Kesinlikle hayır. En azından ben 15 senelik kişisel tecrübemde böyle bir şey yapmadım. Geçen gün Ali Atıf Bir telefonda bana siyaset reklamları hakkında ne düşündüğümü sordu. Ben de "Medya, moda ve siyaset reklamında reklamcının katkısının çok yüksek olacağını düşünmüyorum, belki lansmanlar hariç," dedim. Siyaset tarihinin en önemli hareketlerinin başındakiler kendi kendilerinin -tabir-i caizse- reklamını en iyi şekilde yapmış olanlar. Çünkü reklamcılık sanıldığı gibi bir sahtekarlık değil. Reklamcılık cansız eşyaya ruh üfleme sanatı. Canlıların ise böyle bir şeye ihtiyacı yok. Bence reklamcıdan medet uman siyasetçi veya şarkıcı, ikinci sınıftır. Kendisi güçlü değildir, kendi fikirleri yoktur. Kendi duruşu zayıftır.
    Reel örneğe bakarsak...
    Atatürk Nutuk'u kendi yazdı. Bütün düşüncesini kendisi oluşturdu, cümlelerini kendisi kurdu. Ghandi bir bakış açısına göre -benimki öyle- tarihin en önemli reklamcılarından biri. Projesine taraftar bulabilmek için fiziki varlığını, cümlelerini, jestlerini, seçtiği sembolleri çok çok dikkatli kurgulamış bir propaganda dehası aynı zamanda. Martin Luther King'in "I have a dream" metni kendi yazdığı bir metindir. Birinci sınıf siyasetçiler, olayları yönlendiren, ortak hayatımızın nasıl yaşanması gerektiğine dair fikirleri olan insanlar orijinaldir. Kavgam, çok büyük bir reklam metnidir aynı zamanda...
    Ya ikinci sınıflar kazanıyorsa?
    Böyle bir örnek de yok. Bugün niçin AKP seçimleri kazanacak diye konuşuyoruz, çünkü gerçek. O gerçeği beğenmeyebilirsiniz, o gerçeğin harekete geçiricileri ters gelebilir ama gerçek, sahici ve samimi olduğunu tartışamayız. Oradaki muhalif tavrın hayatta bir karşılığı var... Bütün beşinci-sınıf-popçuya-imaj-yaptım-abilerden en büyük siyasi kampanyalara kadar, arkasında büyük bir fikir, büyük bir hareket olmayanların duvara tosladığını biliyoruz. Mesela şu anda Genç Parti'nin popülaritesiyle ilgili neredeyse şaşkınlıkla izlenen bir şey var. Orada belli bir halet-i ruhiyenin birkaç cümlelik tercümesi var. Buna dönüştürücü ve hayatı değiştirici bir hareket olarak bakamayız.
    4 Kasım sabahı Genç Parti barajı geçtiğinde hepimiz şaşkınlık ve takdirle reklamcılara "Helal olsun, ikinci sınıf siyasetçiye kazandırmış," diye mi bakacağız?
    Hayır, şuna bakacağız: Her yerde, herkesten çok o parti var. TV'de, gazetede, İnternet'te, sinemada, orada, burada... Bu insanlarla temas kurma konusunda olabilecek bütün fırsatları kullandığın anlamına gelir ki, akıllıca bir şey. Ben asıl o siyasetin ne söylediğiyle ilgiliyim. Birinci sınıf liderler toplumun henüz öngöremediğini söyler. Burada öyle bir şey yok
    BİRKAÇ BAŞARISIZLIK
    "Nil'in albümü daha satacak"
    En son ne zaman başarısız oldunuz?

    Vallahi, çok dibe vurduğum ve bütün arkadaşlarımı peşimden sürüklediğim bir şey vardı: Garanti için kulaktan para çıkarma filmi yapmıştık; paragaranti.com reklamı. Müşterimiz bize hak ettiğimizden fazla değer verdiği için bir şey demedi ama tamamen bir fiyaskoydu.
    '12 Dev Adam' markasını tescil ettirmemişsiniz?
    Onun başarısızlıkla bir alakası yok. Ben bir de telif hakları, bunu-ben-yaptımlar var ya... Fikirlerin korun-ması bir ekonomik değeri olduğu için belki şart, ama son kertede 'İyilik yap, denize at,' hissindeyim.
    Nil Karaibrahimgil'e iki sene önce albüm yaptırsaydınız, iki milyon satmaz mıydı?
    Şu anda başarısız değil ki Nil'in albümü. O zaman da iki milyon sat-mazdı. O albüm çalışması esnasında en büyük geyiklerden biri tabii ki "Kaç satacak?" sorusuydu. Ben son derece soğukkanlı bir hesap yaptım ve bir rakam söyledim. Albüm çıktığı günden beri ilk 10'da ve istikrarlı bir şekilde devam ediyor. O rakam olacak; bu duruşun o hassasiyet dünyasının, o kelimelerin, o mizahın karşılığı o.
    Reklam dünyasının dahi çocuğu gibi etiketleriniz yorucu gelmiyor mu?
    Böyle bir yük hiç hissetmiyorum. Ama samimi olarak Serdar Erener isminin olumlu çağrışımları bende bir yük oluşturuyor. Yani o benden daha iddialı birisi! Ben o kadar iddialı değilim, işimi yapıyorum. Başaramama lüksüm eskisinden daha azmış gibi gözüküyor, bu da benim o havaya girdiğimi gösterir. Ama o balonu patlatmak lazım. İroni iğnesiyle. Kendinle dalga geçerek.